10 Eylül 2018 Pazartesi

Şeffaf


İlk görüşte sevdim seni. Hiç hesapta yokken başlayan bir yaz yağmurunun saçlarını ıslatması gibi.
 Ne zaman bittiğini fark etmediğin bir sonbahar akşamında esen rüzgâr gibi…
Tenine dokunduğum her yer, adeta bir yangın yeri.
Karanlığın bastığı bir orman yangını ve alevlerin arasında kalmış ağaçların gövdelerinde kazılı olan onlarca kişi…
Bir yangın gibi sevdim seni.
Canını yakma ihtimali olmayan bir yangın gibi...
3. Derece şiirler ile uyumaya çalıştığım kış günleri,
Her rüyamın öznesi, yüklemi, ya da sana bir türlü belirtemediğim nesneleri.
Bir ilkokul Türkçesi ile sevdim seni.
Kullandığım kelimeler kıtlıktan çıkmış bir ülkenin ana dili, sensizliğime ithaf edilmiş üçüncü tekil kişi!
Tek başına ayakta kalmaya çalışan bir adamın yalnız devrik cümleleri gibi…
Kimseden gizlemeden sevdim seni.
Terli terli su içtiğim arka bahçemde, uğruna kilometrelerce koştuğum İstiklal caddesi ve daha nicesi!
 Bağrı açık sevişmelerin pasif bir direnişçisi ne kadar severse seni,
İşte ben de öyle plansız, taşsız, sopasız, korunaksız sevdim seni.
Bir plastik cerrahın, vitrin arkasından izlediği cansız mankenleri sevmesi gibi sevdim seni.
Gizlediğim şeffaf duvarlar, aslında hiç olmayan küçük cam kesikleri,
İki bileğimin üç silahşörleri!
Sonunu getiremediğim bir hikâye gibi sevdim seni.
Kirli satırbaşlarında kaybolduğum, satır aralarında yeniden bulduğum bir küçük karakterin aşkı gibi.
Sorgulamadan sevdim seni.
Sonunda soru işaretleri olan hiçbir cümlede zikretmedim ismini.
Bana hatırlattığın onca şey arasından sevgiyi, benliği ve en çok da güveni seçtim.
Ben kusursuz sevdim seni!
Vücudunu sevdim.
Sana dokunmayı sevdim.
Seni sevmeyi sevdim ben.
Çocukluğunda dinlemeyi en sevdiğin ninniyi,
Bir kez daha dinleme ihtimali hep sevindirdi beni.
Sayende sevdim belki de ismimi.
Kulaklarım kızarırdı her duyduğumda sesini.
Kendimle konuşur gibi sevdim seni.
Ayna karşısında provasız çıktığım bu tek kişilik gösteri,
Her seferinde alkış alan replikleri ve selam verirken hiç heyecanlanmayan bu özgüveni sevdim.
Yüzünü güneşe dönmüş bir şair dokunaklığında sevdim seni.
Hiçbir zaman işlenmeyecek olan tüm cinayetlerin bir numaralı azmettiricisi!
Sözü olamayan bir şarkıya onlarca şarkı sözü yazar gibi sevdim seni.
Her güne uyandığında kartların yeniden dağıtıldığı bir orta doğu samimiyeti…
Kazananın daima sen olduğu bir başka dünya ülkesi
Ve ellerini hiç bırakmayacak olan ellerimle sevdim seni. 
Seni unutmamak için, hayatıma giren her kadında seni arayayım diye sevdim seni.
Sadece sevdim.
16.08.2017       ns

26 Temmuz 2018 Perşembe

Bi Deniz Havası Al Açılırsın



 Bazen olur öyle. Ters gidesi tutar her şeyin. İşleri yoluna, hayatı rayına koyamadığım durumlar her zaman oldu. Raydan çıkmış bir tren gibi hissediyordum. Yağlı saçımı yıkamayı reddedip, şapkam ile kapatmak istedim şahsi ayıbımı. Üstelik onu da ters takmıştım. Bir uyarı gibi…  Burada bir şeyler ters gidiyor, ayağınızı denk alın der gibi bir halim vardı. Üstelik saat çok erken olmasına rağmen hava sıcak ve havasızdı. Büyük bir iştahla oturduğun sofrada, daha ilk çatalda yüz yüze geldiğin o kıvırcık saç teli gibi. Gergin günler yaşıyorduk milletçe. Dahil olamadığımız kalabalıkları, internetten izliyorduk yine büyük bir kalabalık ile. Günler sonra götümüze tıkılacak pamuğun rengini seçecektik ülkece ve kimin neye inandığı gün gibi ortadaydı bu poker masasında.
Hani meçhule giden bir gemi olsa o limanda, kürek çekmeye razı gelecektim o gün. Gördüğüm rüyanın gişe rakamlarından mıdır bilinmez, arkama bile bakmadan terk etmek istiyordum üzerinde dilimizin konuşulduğu bu toprakları. Kimseye laf anlatamıyor, kimsenin lafını dinleyemiyordum. Üstelik ofiste geçirdiğim can sıkıcı 8 saatin sarhoşluğu ile kız arkadaşımı da mutsuz etmiştim. Gittiğimiz İtalyan restoranında yanlış gelen yemeğe de, aldığım her nefeste küçülen ciğerlerime de, gittikçe kaşınan saçlarıma da, beynimi daha da küçülten o şapkaya da lanet ediyordum. Çoraplarımı çıkartıp sessiz bir toprak parçasına kök salmak istiyordum. Bir gün olsun paraya temas etmeden yaşamak istiyordum.
Kısacası ne istediğimi ben de bilmiyordum…

Tesadüfe inandığım asla söylenemez ama eve dönüp sadece susmayı istemediğimden, aradığım arkadaşımın kapımın önünde beni bekliyor olması tesadüften başkasıyla açıklanamaz. Bilirsiniz. Yakın bir dost ile yapılan 1 saatlik sohbetin ne kadar iyi gelebileceği aşikar. Hafiflemiş hissediyordum.
Ezhel hapisten çıkmıştı. İstanbul biraz olsun serinlemişti ve ben rüzgarı tenimde hissettiğim üstü açık bir otomobil ile boğazı geçiyordum. Hiçbir terapist size bu deneyimi yaşatamaz. Yağlı saçlarımı da Ezhel ile birlikte özgür bıraktım. Bir şeye ne kadar yukardan bakarsanız, onu yenebileceğinize o kadar inançlı olursunuz.
Ben İstanbul’a 3 dakika 43 saniye boyunca 64 metre yükseklikten baktım. Radyoda Ezhel çalıyordu.

Ns 20.06.2018 İstanbul

11 Ekim 2017 Çarşamba

Girizgah

N’olur biraz daha konuşalım saat daha erken. Gitme! Daha son istekler alınmadı ve benim ölmeden önceki son isteğim sana bir çift cümle daha kurabilmek. Kaç tane içtiğimi, elimdeki yanmış izmarit söyledi. Asgari düzeyde loş bir mekanda, asgari tutarda sana verebildiğim dikkatim ve biraz daha sarhoş müzikler dinliyoruz. Çişe ilk kim gitsin diye yazı tura atarken birden benim ayakta söylediğim yalanlarım aklına geliyor. İçimdeki hayvanın kafesini açıp biraz daha etle besleyeceğim günleri bekliyorum. Aşk biraz da adam asmaca değil mi? Yavaş yavaş ölüme götüren bir orman yolu. Başlayan konseri dışarıdan dinlemek zorunda kalmış bir turist kafilesinde tanıştık. Sen yıllar sonra kendi ülkesine yabancı bir mülteci, ben yolunu kaybetmiş bir gezgin.
İçimde türküler besteleniyor. Bir yerlerde çiçekler açıyor. Bir yerlerde ilk kavuşmalar, ilk öpüşmeler, ilk sevişmeler var.
Biz, son sigaramızı yakmışız...

ns Eylül 2017

19 Temmuz 2017 Çarşamba

gibi.

Hayata geldiğinden beri bu anı bekliyormuş gibi bakıyordun yüzüme. Göz kapaklarında bir çift tül perde, elinde altıncı parmağın gibi duran sigaran ile. Kimseye tek kelime bile etmediğini biliyorum. Dilimizi bilmiyormuş gibi takip ediyordun kelimelerimi. Konuşmadığımız ciddiyetsiz bir sohbetin, karşı ödemeli bir mektubun, asla düz yazamadığın çizgisiz kağıtları gibiydin. Merak etme! Sadece canı sıkılıyor bu aralar ellerimin.
Dudaklarımı durduramıyordum. Daha bir sonraki cümlemi bile bilmezken, gelecekten bahsediyordum zavallı kulaklarına. Bakire çınlamalar hissetti belki de hep güzel olduğunu düşündüğüm kulakların. Okuduğunu anlamayan bir ilkokul öğrencisi gibi titriyordu gözbebeklerin. Uzaklardan bir yağmur bulutu yerleşti bakışlarına. Gözlerine sis çöktü aniden. Görüş mesafem ise, dakikalardır elimde çevirdiğim bira şişesinden fazla değildi.

Seninle konuşmak, duvara yumruk atmak gibi…
Seninle konuşmak, nereye çıktığını bilmediğin bir tünel kazmak gibi…
Seninle konuşmak biraz da ayna karşısında prova yapmak gibi…

Asla kalkmıyordun yerinden. Mıh gibi sabitlediğin bakışların bir an bile kaymıyordu şirazesinden. Bir çift göz çukurunda imdat çağrısı gibi adını sayıklıyordum konuşma aralarında. Belki de adını hatırlatıyordum kendime. Kim bilir daha kaç tanesi geçiyordu oysaki beynimden. Kafam karışık bu aralar. Canı sıkılıyor kalbimin. Sadece seni düşündüğünü söylüyorum attığı yerden. Zavallı kalbim. Her saniye bir başkası için yakıyor numarasını ve sırası gelen oturuyor karşıma. Daha önce kimse iltifat etmemiş gibi bakıyordun dudaklarıma. Dudaklarım, sürekli ağzıma götürdüğüm şu içkiye rağmen hala kuru bir coğrafya. Aklım gidiyor arkada çalan şarkıya. İçimden onu da mırıldansam, hakikaten anlamsız bir monolog olacak şimdi. Yağmur yağsa diye dua ediyorum. Böylece aynı anda hem havadan hem de sudan konuşabilirdik. Belki de biraz lavabo aç ve biraz kaynar su sipariş etmeliyim garsona. Böylece düğümlenen boğazımda bir delik daha açabilirdim. Sen ise romanlar yazmak üzere gibi bakıyordun yüzüme, daha yeni öğrendiğin bir dil ile.

Seninle sevişmek, denizin ortasında aniden yüzmeyi unutmak gibi…
Seninle sevişmek, ellerini kullanmadan balık tutmak gibi…
Seninle sevişmek, kimseyi kastetmeyen cümleleri tutuklamak gibi…

Aşkını, sevgini, hak etmediğim tüm ilgini değil, bana biraz hak vermeni istiyorum. Cümlelerime katılıp bana doğru çıkacağın yolculukta, sadece son bir şans daha vermeni istiyorum. Biraz daha konuşma hakkı, biraz daha sessizlik istiyorum. Sen de anla beni. Bildiğim tek oyun sensin. Söyleyebildiğim tek tekerleme ve saklanabildiğim tek deliksin. Bana kendini açmalısın. Beni kendine katmalısın. Anlamalı, hak vermelisin. Herkesin içinde karanlık bir taraf vardır. Benimki de sensin. Ne zaman önümü görmesem sana çarpıyorum. Senin etrafında dönüyor bu dergâh ve yağ satıyor, bal satıyor, ustasını öldürüp onun yerine kendini satıyor sürekli. Denizin ortasında yangın çıkartamazsın yaksan da gemileri. Sen de anla biraz beni.

Sana alışmak, gün batımında yaşamak gibi…
Sana alışmak, bilmediğin bir ada sahilinde buluşmak gibi…
Sana alışmak, biraz da suça bulaşmak gibi…

Hayata geldiğinden beri, intihar etmek için bu anı beklemişsin gibi bakıyordun yüzüme. Az sonra hiçbir şey söylemeden gidersen ne yaparım diye düşündüm. Konuşacak bir şeyler daha bulabilmek için tüm gün neler yaptığımı düşündüm. Yaptığım tek şey oturup seni bu masada beklemek oldu. Sen yine gelmedin benimle buluşmaya. İçtiğim tek biranın da parasını ödeyip, yarın yine aynı saatte geleceğim.

Seni kaybetmek, yaz sıcağında otobanda ezilmek gibi…
Seni kaybetmek, yirmi yıl büyüttüğün dişini çektirmek gibi…
Seni kaybetmek, aklını yitirmek gibi…


ns
17.07.17

Fulya

25 Nisan 2017 Salı

Teşekkürler!



Ne kadar da güzel bir gecede doğmuşsun. Tüm ağaçlar hazır mı? Aynı anda çiçek açıyoruz! İlk defa görülecek ay bu kadar yakın! Zıplayabilirsek, ne mutlu. Krater göllerinde öğrendik ne de olsa yüzmeyi. Vız gelir belki de arıların bu şarkısı bize.

Neyse…
  
Çarpan neydi bize? Neden yerde yatıyoruz? Düz olduğunu iddia ettiğimiz her şey yalanlandı. Aslında söylediğin kadar da dürüst biri değilim. Beslediğim tüm kediler, ait oldukları ormanda birer kaplan yavrusu. Teşekkür etmedim ben bana su veren kimseye. Neticede, ona gelmek için döktüm onca teri. Sormaya çekiniyorum ama kaç kere daha çekmeliyim bu ruhsal tsunamiyi? Zira kuraklık sadece orta dünyayı vuran bir kasırga oldu. Dünyanın neresinde bekliyorsun beni? Koordinatların bile sayılardan oluşuyor. Ben sadece yerimde sayıyorum… Ne zaman saati sorsam, akrep gibi bakıyorsun gözlerime ve bir yelkovan telaşında kaçıyorsun benden saniyelerce. Ne zaman şarap içsem, boğazıma diziliyor tüm üzümler. Ben teşekkür etmedim bana seni seviyorum diyen kimseye. Yüzünü de mi sildirdin yoksa zihnimden?

Neden?

Çok değişti buralar… Market oldu adını bilmediğim sokağın köşesindeki bakkal. Çok insan geçti bu kaldırımlardan. Cama taş attılar, çığlık attılar, iftira attılar ama izin vermiyor bu aralar ruhlara kaçak kat çıkmaya mimarlar. Bir deprem oluyor bu gece içimde, tahmin et merkez üssü nerede? İnsanlık için küçük ama bizim derhal bir büyük açmamızı gerektiren konular bunlar. Mezeleri ellerinden, kan kırmızı şalgamı göz bebeklerinden. Ve doğmamış bebeklerinden vazgeçtiğin o günü anımsarken, hani  damsız girenin gamsız çıktığı kerhane bozması o meyhaneden.

İçim içimi yiyor.

Rejimdeyim. Kasa çevirmem lazım bu duyguları. Size bir selam versem, elimde kalan bu son psikolojimi de bozar mısınız? Ah pardon! Ben sizi bir başka endişemle karıştırdım. Onun da gözleri sizin gibi bakıyordu. Bir organ anca diğeri ile bu kadar uyumlu olabilirdi. Üzgünüm mesaimiz doldu. Bundan sonrası anca “beyin” denen patronu zengin eder. Libidomu okşarsanız sizi ısırmaz ancak ürkektir biraz.

Cevabı “Bir şey değil” olan “Hiçbir şeye” teşekkür “Etme”

ns
12.04.2017 


16 Mart 2017 Perşembe

İsminiz?

Bilmiyorum… Hangi yüzyıldayız? Kimin krallığına teşebbüs etmiş beyliğim? Ben neyleyim böyle ayyaş köylüleri? Hissetmiyorum… Kirpiklerim seviyor yanaklarımı. Kapandıklarında sarılıp uyuyoruz sakallarımla. Huysuzlanıyoruz yüzümüzdeki yastık izlerinden, hani bir sonraki kadına kadar geçmeyen. Kanatlarımız yanıyor, gizlenemiyor hiçbir derin suda o denizkızı. Belli ki daha önce hiç dışlanmamış bir ülkenin çocukları onlar. Hakikate inanmıyorlar. İntikam duyguları, çimleri biçmemektir bir hafta boyunca. Hangi yeşil daha inandırıcıdır ki mart ayında? Sarhoş bir güneş kadar ısıtır, dut gibi akşamdan kalma. Ve bir bar çıkışı bıçaklanır belki de kırmızı şarap kadehi. Karnından iki damla kan akar kaldırıma. Ne senin elin gider telefona, ne sen bunun farkındasın, ne de Cem Karaca! Ayaklarım üşüyor önce. Buzulları eriyor diz kapaklarımın ve bir fırtına başlıyor karnımda. Kasıklarımdan aşağısı Niagara! Kalbimdeki depremin merkez üssü beynim ve bu duruma sadece ağlar gözlerim. Bir gecede kar tutar saçlarımı ve okullar tatil olmaz hiç düşüncelerimde. Size açık adresimi versem bana üstü kapalı mektuplar yazar mısınız? Gözlerim iyi görmez bilirsiniz. Siz yine de bana gerçekleri gösterir misiniz? Hayır durun! O gün bu gün değil! Yanlış ülkede devrim yapıyorsunuz! Tüm çıkışların kapatıldığı bir vücutta nereye kaçabilirsiniz? Üzgünüm size gerçeklerden bahsetmem için önce benimle sevişmelisiniz. Benim yazım kötüdür bir dövmeciye gidebiliriz. Tanıştığımızı hatırlamıyorum daha önce.

İsminiz?



14.03.2017 

25 Şubat 2017 Cumartesi

Islak İmza

Parmaklarımı uzatıyorum sana, daha fazla konuşma yetisi ver bana diye…
Merak ediyorsun avucumda tuttuğum dünyayı. Etme!
Bir yaz telaşıyım ben senin bronz teninde.
Bir serin öğlen uykusu gibisin, ıslağım.
Sırılsıklam salağım sana o günlerde.
Bakkal borcu gibi birikiyorsun içimde, cebimde tek kuruş selamım yok kimseye.
Aslında bu yapayalnız dünyada tekim.
Tekinsiz sokaklardan çıktım da geldim.
Ne ara sen oldun içimde? Ne ara doğurdum seni? Kimsin sen? Kimin piçisin?
Bakma gözlerimin içine yüzme bilmiyorum ben,
Deniz kokuyor saçların, n’olur çok açılmayalım.
Şimdi aynadayım, gözlerimin içinde canlı yayındayım.
Sorum kendime, cevap basit, 10 puan,
Kimim ben? İsimisiz bu bedeni neyleyim?
Ağız kokuyor kelimelerim,
Cümlelerim sen kokuyor.
Çürük bir diş sızısısın, hava alıyorsun ne zaman aralasam dudaklarımı.
Sebepsiz bir öğlen bunalımı gibisin.
Yerde bulduğun bir silahı doğruca ağzına sokup,
Son vermek istiyorsun acına.
Ama yanılıyorsun.
Bedelini ödediğin canın olur yalnızca.
Vazgeçilmiş bir intihar mektubusun sen.
Özenle seçtiğin tüm cümlelerin eski aşklarından alıntı.
Sahtesine tıpatıp benzeyen orijinal bir çantadır olsa olsa hayatın.
Bir yudum daha şarap içmek bile yaşamak için sebep.
Şimdi ben de deniz kokuyorum.
Yastığınla uyudum, kokunla uyandım, geciktin.
Çağırıyorum seni.
Sesime geliyor çıplak ayaklarının soğuğu,
Bir taş atıyorum senden içeri
Bir protesto gibi,
Eksik bir manifesto gibi,
Darp edilmiş bir bozuk para gibi,
Gelmen gerek acil bir durum var!
Eroinman hemşireler tedavi ediyor beni.
Damarıma giriyorlar, kanımı alıyorlar.
Sevdiğim tüm gömlekleri tersten giydiriyorlar.
Delirmediğimi söyledi koğuştaki çocuk.
Hırsızdan korkuyorum diye kilitlemişler kapımı.
Yataktan düşmeyeyim diye kelepçeli ellerim.
Bir tek seni görebilirmişim.
O yüzden gelmen gerek.
Seni görmek için çıldırıyorum.

Deli…



26.02.2017 ns

18 Şubat 2017 Cumartesi

Mayday Mayday

İki dudağının arasındadır insan. Konuşmayı söktüğü an, kendine insan diyebilmiştir ne de olsa. Sen nasılsın? Ne diyorsun kendine bu isimsiz Dünyada? Bugün düşünebildin mi? Düşünebildin mi bugünü hiç? Kendine ne zaman kızdın? Oysa olsa olsa birkaç saat koyar bu sana! Kendini silkelediğin zaman paçalarından, o zaman kendinden geriye kalan insan kalır geriye. Ne son ne zaman dinlendin nefes nefese? Susadığından değil de, çok güzel tadı var diye en son ne zaman içtin bir insanı? Dur baştan başlatıyorum dünyayı…. Resimlerine bakıp da hiç gitmediğin bir memleket gibi aslında varlık sebebin. Çünkü geldiğin yollardan geçmedi hiç yolum. Medeni olamadım senin topraklarına. Ne kadar biçtim ki kendimi şimdi yaralarımı dikeyim? Sadece peşimde kötü niyetli insanlar var sanırım beni sevdiklerinden konuşuyorlar. Duyamıyorum ne zamandır. Bir ses bombası atıldı kulaklarıma ve işitmiyorum söylediklerini asla! DUR! Bu bir ihbar kaçmalıyım acilen içimden. Cebimde çekiç, cebimde örs, cebimde üzengi var. Yasal organlar değil bunlar. Girdiğim her yerinden boşaltmalıyım kendimi ve ateşe verilmeli bu lüzumsuz ilişki! Şimdi yeniden soruyorum. Seviyor musun beni? Reklamlar ne zaman bitti ki esas oğlan öldü? Kaç kişi izliyoruz bu filmi şu anda? Biletli herkes bir adım öne çıksın. Ritim tutuyor insanlar attığım solo yalanlara. Kurşun sıkıyor insanlar içtiğim her bardağa. Ve aniden ölüveriyor adını koyduğum her çocuğum. Delirmiyorum. Saçmalama! Sadece alarmlarımızın rengi kırmızı olsun istedim. Sadece kapıyı fazladan 3 kere kilitleyelim istedim. İstedim ki bu dünyadaki herkes aynı anda ölsün ve BİZİ KİMSE BULAMASIN!!!! Sayın yolcular uçağımız düşmektedir. Koltuklarınızı yatay pozisyona getirip hemen yan koltuğunuzdakiyle sevişmeye başlayın çünkü hepimiz öleceğiz.

ns 14.02.2017

10 Şubat 2017 Cuma

Görüyorum ve Arttırıyorum


Ne zor bi haftaydı be… Paçalarımdan akan mutluluğun resmini aslında ardımda bıraktığım ayak izlerimle yapmışım. Van Gogh gibi kulaklarımı kesmek yerine nevi şahsıma münhasır bir hareketle gözlerini oyan ilk ressam olarak tarihe geçerdim. Tüm hafta kafamdan geçen kelimeler, her gün 9/6 yazmak zorunda olduğumu kelimeler, ve söylemek isteyip de söyleyemediğim kelimler arasında can çekişirken uyandım uykudan. Ben yüzme bilmiyordum ki? Nerden çıktı Amerika’yı yeniden keşfetmek? Ortada bir yanlış varsa hepsi benimdir. Bencilliğim de bu sebeptendir. Ben hiç yavaş içmedim ne çocukken içtiğim o sütü, ne ergenliğimde içtiğim biraları ve de şimdi içtiğim onlarca bokun bir vesilesi olacaktır bütün bu tiyatro denen ilahi komedi!

Aslında bir konu var değinmek istediğim en çok. O da söyleyecek hiçbir şeyimin olmadığıdır. Ben rüya zannediyordum hâlbuki yaşanan onca şeyi. Ben 26 yaşımda uyandım en güzel uykumdan aslında. Nasıl oluyor? Nasıl mümkün olabiliyor elimi sürdüğüm hiçbir şeyi koruyamamam? Belki de gerçekten “Felaket” bir hayatım vardır. Doğal afet gibi yıkımı büyük ve önlenmesi imkansız bir deprem gibi mahvediyorum insanların hayatlarını ve “felaket” olarak tanımlıyor bunu “felaket tellalları” Ben cebindeki son kuruşa kadar harcayan bir çocuktum. Ben en son insan da evine girmeden terk etmezdim sokaktaki oyunumu. Şimdi de tüm renkleri boca etmeden bırakmıyorum önümdeki tabloyu.

Ben yönetmen olmak istedim. Kafamda yarattığım dünyaları insanlar da görsün izlesin istedim. Hayatıma giren her bir insan bir oyuncu ve ben de bu çok tanrılı dünyanın sahibi oldum. İnkar etmeyelim hepimiz maymundan geldik. İştahımız da bundan. Yeryüzündeki tüm çiçeklere gönül vermiş bir bal arısından başka bir şey değiliz. Kilometrelerce avının peşinden koşan bir kaplanın nefsi bir ısırıktan ibaret. Karganın cevizi sevmesi, koyunun her otu yemesi, köpek balıklarının beyaz et (!) sevmesi gibi… İnkar etmeyelim. Hepimiz hayvan oğlu hayvanız.

Ağzımıza kadar organ, litrelerce kan içindeyiz. Vücudumuzun her santiminde başka bir hayat var. Hiç düşünmedin mi karın boşluğu ne işe yarar? Kim yaşıyordu önceden orada? Ya da kim terkedildi karın boşluğunda? Kocaman bir boşluk karnının tam ortasında ve tanrının bir unutkanlığıdır bu olsa olsa. Ben söylemek istiyorum size ne işe yarar karın boşluğu. Hatırlamaya. Hatırla! Daha çocuktun yediğin ilk tekmede karın boşluğuna. Nefes alamadın. Nefesini hatırladın. Nefesinin kıymeti acı oldu sana. Ya diğeri? Evet lisedeydin. Bin kere pişman olduğun her şey için bir tekme yedin tam midenin ortasına ve her seferinde hatırladıklarını yeniden unuttun. Öyle ki ne zaman unuttuysan da daha acı verdi bir sonrakinde. Artık kimseyle kavga etmiyorsun değil mi? Bazen insan bir sözüyle, bir bakışıyla da tekme atar insanın karın boşluğuna. Hem de hiç bakmadan gözünün yaşına…

Bu yazı belki de geleceğe bir not için yazıldı. Belki karmaşık bir kış akşamının arifesinde fırtınanın ortasında çözülmeyi bekleyen küçük beyaz bir kar düğümü. Belki de hiç ders alınmaması için ders kitaplarından çıkartılacak bir söylem. Belki de kendini polise ihbar etmiş yeni yetme bir dışavurum, belki de ben çekimi alıp ayrılmak istiyorum ya da E şıkkı hiçbiri!

Bunları bana kızın diye söylemiyorum. Kafanızı karıştırdım biliyorum…

10.02.2017 Cuma 20:12 Fulya/ İstanbul








20 Ocak 2017 Cuma

İntihar Notu

Ben yokken siz vardınız.
Ben gidiyorum,

İyi ki varsınız...


ns 20.01.2017

Gün Dönümü

Bir gün dönümü sıkıntısı içimizdeki bu düğüm. Nereden vuracağını bilemediğimiz bir poyrazın ortasında kalmış gemimiz ve kaptansız ilerliyoruz. Babamız yok hiçbirimizin. Testislerimiz, doğuştan bir baş sarımsak. Antioksidan yayan bir hormon adam olmaya çalışan depresif döngüler. İnsanların anlayacağı bir dil üretilmedi henüz. Test aşamasında yaralandı tüm kovboy kobaylar. Dillerini yediler, şimdilik ölene kadar hükümsüzler. Üşüyorsan korkma! Bir mevsim geçiyordur üzerimizden kuvvetle muhtemel . Şimdi sıcak bir bulut bul kendine ve tatlı rüyalar şarkısını söyle. Yalnızlığı dert etme! İki farklı kişisiniz o evde. Sen ve yatağının henüz çökmemiş diğer tarafı ile. Yastığın üzerinde onlarca farklı hikaye, inleme ve bol miktarda seni seviyorum kalmış. Hayatının lekelerini biriktirdiğin o yastık üzerinde hayatını değiştirecek insanın rüyasını beklemek, büyük bir ahmaklık olmalı herhalde.
Biraz daha bekle.
Hazır değil bu otobüs henüz hareket etmeye. Kaç kere daha denememiz gerekecek? Silahımızdaki kurşunları temizleyelim mi? Böylece birbirimize küçük, temiz beyaz yalanlar sıkabiliriz. En sevdiğin film? Şiir? Şehir? İsmin neydi? En sevdiğin pozisyon? Kendini 5 yıl sonra nerede öldürüyorsun? Size bir şey itiraf edeceğim. Size bağlanmak istiyorum. Ayaklarıma sizi de bağlayıp denize atlamak istiyorum hem de. Böylelikle en büyük hayalimi de gerçekleştirmiş olurum. Balıklara sözüm var zira. Rakı içeceğiz birlikte. Kendimi sunacağım meze niyetine. Susuz içilecek tüm kadehler denizin en soğuk yerinde ve nereden vuracağı belli olmayan bir poyrazın ortasında kalan biz, asla ortak olmayacağız bu su altı alemine ait kederli abilerin bel altı muhabbetlerine.
KESTİK!
Bir sigara daha yaktım uykumun en ağır yerinde. Bir yatak dolusu tavşan ile ölüm uykusuna yatmak ne demek biliyor musun sen? Bir iki el ateş ettim kabusumda. Duş aldım kendi terimle. Daha da gömüldüm yatağımın çökük sol yerine. Tabut örttüm üstüme. Korkma bir mevsim geçişidir bu. Bu bir devrimdir. Bu bir soygundur sakın hareket etme! Ellerini almak zorundayım bana küsme. Para çalacağım, insan seveceğim, yeni bir şarkı besteleyeceğim, su içeceğim, yeni tenlere dokunacağım ellerinle. Çünkü polis peşimde ve aranıyorum kırmızı bir bülten ile. Hani demiştim ya sana dokun insanlara diye? İşte parmak izlerim artık onların ellerinde. Bu yüzden bana ellerini vermek zorundasın. Saçlarını da keseceğim, gözlerini seveceğim avuçlarımın içinde. Yani sen olacağım, 3 vakte kadar da bir yola çıkacağım. Öyle bir yol ki bu üzerinden hiçbir seyyah geçmemiş, altından hiçbir su akmamış olacak. Yağmurun ne zaman başladığını bile bilmediğin bir sonbahar gecesi, kan ter içinde uyanacaksın. Sanki üzerinden bir bulut geçmişcesine... Gözlerin tavanda beni arayacak, kalbin ağzına kadar tırmanmış olacak ki, ağzında bulacaksın yeniden aşkı. Anne demeyeceksin. Babanı çağırmayacaksın yardıma. Hiç olmadığı kadar umutsuzca sayıklayacaksın adımı, yanındaki film kahramanı bile uyanmayacak uykusundan. Bir bardak su arayacak dudakların ama ona bile dilin varmayacak...
ns 20.01.2017

Korkma! Uçmayı Biliyorum.


Herkes yeterince üşüdüyse, artık sarılalım mı birbirimize?

Artık ciddiye almayın beni, tutamıyorum ben kendimi. Hem diğer ihtimal olsa da ne fark eder... Attığım mesajları falan yakın hep bilgisayarınızla. Polis çağırın ya da yüreğiniz varsa.
Parmak izleriniz diyorum.
Çok pis be!

Üzüldüğümü düşündüğünüz için üzgünüm. Ben biraz arka bahçemdeki çimenlere dokunacağım. Dolapta biraz kanı donmuş yalanlar var. İçiniz ferahlasın. Ben biraz geçmişimi gasp edeceğim.
Sizi uyarmıştım. Büyük laflar edebilmektir bizim ata sporumuz. Ama üzerinize çok büyük gelirse üzülmeyin. Tanıdık terzi de var. Ben biraz çocukluğuma ineceğim.

Ağlayan birini gördüğünde, sen de onunla ağlamayı denesene...

Geceden ne hayır gelir ki çoktan ıslanmıştır tüm sokaklar. Uyunmaz bu mevsimde. Büfemiz sabaha, gözlerimiz ölene kadar açıktır. Hadi seninle bir oyun oynayalım.
Kendine bir yalan söyle ve ona inan. Binalar görünmüyor gökyüzünden.
Sahi her şey gök yüzünden değil mi? Nefes alamıyorum nasıl bir ormandayız? Hadi bir ateş yakalım içime. Ateşle oynamak yerine, yakalım toptan dünyayı.

Kaleme aldığınız bir masal var mı? Dinlemek isterim.

Hiçbir şeyi içinizde tutmayın. Uzaylılar bizi dinliyor...
15.10.2016

20 Mayıs 2016 Cuma

Ayna Karşısında İki Kişilik Gösteri

Tamam teslim oluyorum yeter ki tetiği çekme, 
Çekme bu aptal filmi! Milleti daha fazla üzme.

Şimdi sorsalar kaç koltuk vardı salonda? Kaçı ölü bulundu? 
Kaç ceset daha kalkıyor fuayede?

Tanrım sana deli oluyorum ne olur beni reçetelendirme! 
Tesir etmez bakışların ben bir ayçiçeği gibi ayran gönüllüyüm bu bahar.

Sen çiçek açma bana, sen gelme ben çiçek açmam, tohumsuzum!


Bir saniye bekle! 
Ağzından çıkan bu hakaretler kaç kalibre? Nişanlı mı gözlerin tüfeğin ile?

Sorsan ne olur? Ölürüz en fazla ikimiz, 
3. sayfa haberine komşu çocukları demeç verir.

Dur vazgeçtim beni sevme! 
Dönüştüğün kişinin nüfus kaydı yok çünkü beynimde.

Vaatlerim sonsuz, yaradılışım mükemmeldir. 
Ve bir siyasetçi kadar masumdur halbuki ellerim.

Ne kaldı şimdi senden?
Bir kedi isminden kalan birkaç tırnak yarası var.

Ahh hatırlayamıyorum adresini. 
Seninle birlikte bırakmalıydım şu mereti!

Sahi adın neydi kuzum? 
Bu dövmedeki kadın sen misin? Allah kurtarsın.

Bir kitap arasındasın. Okunmayı bekliyorsun. 
Yasa dışısın, fişleniyorsun.

Şimdi söyle yorgunluğum. Kaç liman kaldı polislerin beklemediği?
Kimin koynu daha sıcaktır ki bu mevsimde...

ns 15.05.2016

3 Mayıs 2015 Pazar

Otur. SIFIR!

Bazen öyle hatalar yaparsın ki, o an oracıkta zaman makinesini icat edesin gelir. Etmelisindir de. Çünkü saçını, sakalını, kılığını, kıyafetini sen yapan her şeye yakışmamıştır yaptığın. Düşünürsün. Keşke, keşkemi aldırmasaydım dersin. Doktor da uyarmıştı zaten "Pişman olursun aldırma şunu. Riskli bir ameliyat bu senin için" diye. Yapacak bir şey de yoktur ama o sırada. Çoktan bağışlanmıştır zaten o keşke, 6 ay sonra pişmanlıktan intihar edecek olan yeni sahibine. İmrenilecek hatalar yapan insanlara imrenirsin. Üzerlerinde hiçbir şeyin abes durmadığı  vitrin mankeni insanlar. Kusursuz, pürüzsüz kaskatı eminlikleri olan ideal varoluş. Götlerinde tek bir kıl olmayan, işemeyen sıçmayan ağlamayan hata yapmayan bir silsile. İşte onlara bakarsın. Konuyu değiştirmek için birkaç kez havaların kötü gidişinden, doların yükselişinden ve Beşiktaş'ın dengesizliğinden dem vurursun hayatına ama elin gider devamlı tatlı tatlı kaşınan yarana. Canını acıtırsın. Zaten senin canını senden başka kimse acıtmadı ki bu yaşına kadar. O bisikletten de sen düştün, o kızı da sen sevdin, o dayağı da sen yedin. Kaygıların vardır bir de. Kaybetmek istemediğin arkadaşların, hep daha fazla kazanmak istediğin paralar, ailen vardır. Bir de sürekli kafasını karıştırdığın sevgilin vardır. Dilinin ucundaki kuyruğun en sonunda duran "özür dilerim" kelimesine devamlı torpil yaptığın günlere son vermek istersin. İşte "hayat okulu"nda bir dersten daha bütünlemeye kaldığının kanıtıdır o. Özür dilemek erdemdir diyen o pezevenkten de nefret etmen için bir sebebin daha olmuştur yani. Ama değişmeyi sevmişsindir sen her zaman. Değişmek için de bir bahanen var artık kısacık gününün kârında. Vücuduna yaptırdığın görünmez bir dövmen daha olmuştur. Annenin sana hiç bir zaman kızamayacağı kocaman bir dövmen var artık tebrik ederim. Kendine hatırlatman için sürekli üstünü başını parçalamak zorunda kalmadığın, alnının tam üstünden sana el sallıyor. Kafan bulanıkken, mide bulandırıcı hatalar yapıp, insanların senin üzerine kusmasını istemiyorsan bir sonraki seferde "Bir tane daha!" demeden önce bir kere daha düşün.





ns
03.05.2015

14 Ocak 2015 Çarşamba

özür-



Ellerini aç. Senden özür dileyeceğim…

Farkına varmadan anlayamadığım, kaybolmuş bir oyuncak gibi, uykusuz geçen bazı gecelerimde ya da kâbus görüp kalbim ağzımda kalkarken yataktan, seni düşünmek, ne yapıyordur acaba diye bir nefeste iç geçirmek gerekiyormuş. Çok sevdiğin bir filmi bir daha izlemek gibi sanırım seni yeniden sevmek. Kaybettikçe bir daha bulmak ya da alıştıkça daha çok sevmek. Hangisidir tam olarak korktuğun? Beni kaybetmek mi yoksa çok fazla sevmek mi? Aşk da öyle değil midir zaten komik olmayan bir stand-up gösterisi gibi kendini tekrar eder. Ya da daha çok uyuşturucu için birkaç saat daha yaşayabilme sevgisi gibi. Aşk ucuz umut satmaz mı insana? Ya da var olmak için bir neden daha.

Hadi ellerini uzat bana. Senden özür dileyeceğim.

Müziği aç. Bir sigara yak. Denize bak ve aklına onun mavi saçları gelsin. Sahi hani ayraçları yoktu insanların? Ben kenarlarından kıvırdığım bir ton insan ile aynı kütüphanede yaşıyorum. Şimdi sana yine koca koca cümleler kurmak büyük büyük hayaller paketleyip pespembe bir dünya içindeki en mutlu insan haline getirmek isterdim seni ama hayır. Cebimde sadece birkaç müzik ve bir paket de sigara var. Midemi dolduran denizi de işememek için zor tutuyorum kendimi. Yalnız geldim bu sefer. Peşimde kimse yok. Kafamdan sildirdiğim onca hatıramı da kilitli bir insan beyninde ve morgda saklıyorum. Bu sefer sadece seni almak için geldim. Zamanında zamana emanet ettiğim seni, kucaklayıp gitmek ve asla geri dönmemek üzere kendimle,bir özürle, narin tenine verilmiş bir sözüm var. Bu sefer seni almadan asla geri dönemeyeceğim.

Ellerini koklayıp senden özür dileyeceğim.

Her zaman söylerim: bir an senin yanına kadar gelip, içinden geçip gittiyse asla geri gelmeyecek. Ben içinden geçen anları çalan adam. Ben sana an kaybettiren adam. Ben suratını çerçeveletmeden günlerce asan adam. Ben işte bütün bunların hepsini sana geri vermeye geldim. Ama ceplerim boş geldim. Seni sadece biraz daha çok sevmek için geldim. Seninle nefes almak için geldim. Ben sana geldim.
Her şey için, özür dilerim…




ns

11 Aralık 2014 Perşembe

av-az

Avaz avaz bağırmak istersin ama az.Az yaşamak lazım zaten her şeyi.Azar azar tadına bakmak her şeyin.Belki susmak da lazım biraz.Meraklanma birkaç ay sonra önümüz yine yaz.Ve o yaz yaşayamadıklarım canlanır yine hayal gücünde. Gücüne gider belki söylenenler.Belki de sen gidersin buralardan hani o hiç olmayan salak ege kıyısı kasabası... İşte her ne sikimse oraya yerleşirsin.Az kaldı telaşlanma.Az sonra telefonun çalar,sen üstünü değiştirirsin yine sevdiremezsin kendini aynaya.Paraya kıyıp aldığın parfümünü sıkarsın 3 defa.Yine çizgileri taşırmadan yapmaya çalışırsın makyajını tıpkı anaokulunda öğretildiği gibi...Dilinde götünden uydurduğun şarkının sözleri,tükürüğünle harmanlanır ve bir sigara izmariti eşlik eder aynı anda sana .Sigaran biter ve sen üstünü değiştirip yatağa girersin yeniden.İşte bir günün de böyle geçti....

ns 
 #yirmidokuzağustosikibinonüç

25 Nisan 2013 Perşembe

RAKI


Birkaç kadeh daha içeyim anlatacağım sana hikâyemi. Anlatacağım sana aslında nasıl bir amaç için dünyaya düştüğümü. Sanırsın ki çok önemliyim şu günlerde. Yanılıyorsun ve yanıyorsun için için. İşte sırf bunun için biraz daha rakı lazım karaciğerime. Anlatacağım sana sen konuşurken neler düşündüğümü, nasıl pis şeyler birikti beyin kıvrımlarımda. Bir lavabo-aç lazım aslında bana ve biraz kaynar su. Sınırları yok artık dünyanın. Rakı ikimize de rakı, sarhoşluk her dilde aynı, aşk aynı, sıkkınlık aynı, aynılık bile aynı oldu artık. Anlatacağım sana. Sabret! 4 defa daha yatalım 4 kahvaltı daha.4 cevapsız arama,4 sesli mesaj.4 kadeh daha içeyim. Her şeyi anlatacağım. KORKMA!



ns 26.04.2013

2 Nisan 2013 Salı

Züğürt Tesellisi


şimdi çıktım bakkaldan.aldığım bir paket sigaranın yarısını da borca yazdırmaktan utandığım bakkal amca için içeceğim.Ah be abi! bir de içki satsan daha sık görüşürdük seninle.kadermiş diyelim aramızdaki bu "selamunaleyküm" ve "hadi eyvallah" muhabbetine.halbuki evdeki kediden çok sen görüyorsun çapaklı gözlerle aldığım nescafelerin kafeinsiz bozuk paralarını.ya da alalacele girip de ne aldığımı bile hatırlamadığım o kısa kapitalist anları.aramızda ne fark var ki? sen dükkanda sıkılıyosun,ben evde sıkışıyorum.evet sıkışıyorum bu şehirde.çünkü gece saat 02:00 den sonra polisler ve köpekler volta atıyor bu şehrin avlusunda.çünkü bu şehirde sokak lamballarının bile canı sıkkın.sabah olsa da uyusak diye uykulu gözlerle dikizliyorlar ellerimizdeki siyah ucuz poşetleri.Çünkü bu şehirde herkes yalnızlıktan ölüyor.ölü kokuyor bu şehir.bir morg kadar soğuk,bir fırın kadar sıcak.ve biz de bir kedi ailesinden imal edilmiş saçma sapan lahmacunlar gibiyiz.Aslında kızmıyorum da sana bakkal amca.çünkü biliyorum ki bir hevesle aldığın o borç defterinin 4.sayfasından sonrasına sevgili günlük diye başlık attın.sonra birden aklına 42 yaşında olduğun ve sevgilin olabilecek bir günlüğün bile olmadığı geldi.Çünkü baban seçti karını.ilk çocuğunun adını ve hatta bütün gün oturmaktan götünde kıl dönmesine sebep olan o bakkalın adını bile baban seçti.tıpkı 42 yıl önce senin doğmana karar verdiği gibi.sen de haklısın aslında;karını her gün dükkana gelen ve kocasından dayak yiyen o kadınla aldatmakla.sen de haklısın aslında cebinde sürekli parası olduğu halde sanki senden intikam alır gibi sürekli sana borç yazdıran o kadının kocasını kazıklamakla.Ah be abi bir de içki satsan o dükkanda....bir tane de sana alırdım yeminle.böylece kaynanana 5 vakit namaz kıldığın yalanına ortak da olurdum hem.neyse...kadermiş diyelim biz buna da..

Adını bilmediğin herkese hocam diye hitab etmene kızmıyorum ben.arkasından küfür ettiğin her insanın gerçekten hoca olma ihtimalini anlıyorum çünkü.çünkü o tuşları aşınmış hesap makinesi söyledi bana senin de matematik hocanın boğazını kesmek istediğini.hatta bütün sınıfın önünde yerde kanlar içinde yatan o aşağılık kadının cesedini senin önlüğünle örtsünler istedin,elinden düşürmediği o cetvelin tecavüzünde...

şimdi çıktım bakkaldan.bana "sen nasılsın" diye sordun,ben de aynı cevabı verdim sana -aynı be abi-.halbuki senin küçük oğlanın hep hayalini kurduğu o boktan üniversitenin bi boka yaramayan sınavları başladı.çalışmıyorum abi.ben hiç bir zaman çalışmadım aslında.çalışan ben değildim hiçbir zaman.belki bir anlığına içinden çıktığım vücudum devam ediyordu mesaisine ama ben hep kaytardım abi.nasıl oldu da geldim son sınıfa inan ben de senin kadar bilmiyorum.aynı değilim.68 gün kaldı gitmeme.gideceğim şehir 4 yıl yaşlandı benimle beraber.görüş günlerinde görmeye gittiğim sevgili gibi,temiz iç çamaşırları götürdüğüm bir mahküm gibi ara ara uğradığım o şehir de çöktü.şimdi özgürlük adını verdiğim o şehrin sokakları bile sakal bırakmıştır.yani anlayacağın hiçbir şey aynı değil.bu şehirde herkes bir şeyleri öldürme eğilimine sahip.erkekler karılarını,köpekler kedileri,öğrenciler vakitlerini ve hocalar da çalındığını sandıkları yıllarının hırsızlarını...sıkıntıdan vücutları kabaran insanların kinlerinden sicilleri kabaran adamların ve sadece hiçbir şey yapmadan geçimlerini sağlayan kaldırımların şehri burası.binalara savaş açmış bir gecekondu mahallesi ve o gecekondu mahallesinde çalışan sıva ustası gibi bu şehir.Temiz hava ciğerime doluyor,yakıyor beni.ben egzoz dumanı ile suni teneffüs yaptırılmış,çamurlu sular ile vaftiz edilmiş ve bir duraktan diğer durağa aktarma yapan yarı yahudi bir ailenin tek kısır erkeğiyim.soyadım yok benim.adımla çağırırlar beni.valizime doldurduğum onca taş aslında büyüdüğüm o deniz kenarına ait olmalı.

şimdi çıktım bakkaldan.az evvel arka caddedeki marketten aldığım birkaç torba vicdan azabını eve bıraktıktan sonra yanına uğradım ve bir paket borç marka sigara aldım.sen de bana para üstü olarak bir avuç canın sağolsun verdin.biraz daha fazla muhabbet ettim seninle kendimi rahatlatmak için.o bakkaldan biraz olsun iyi bi bok yemişim gibi çıkmak için.yine yan dükkandaki dönerciye salladın bir ton,sonra bir sigara yaktın.ve yine her zamanki gibi gürcistandaki kayınbiraderinin sana getirdiği kaçak sigaraları övdün bir nefes daha zehir içerken.halbuki kayınbiraderin de seni sevmiyor bakkal amca.uyuşturucu işine bulaştı borç batağında yüzüyor.karısı bir kumarhanede çalışan sıradan fahişeler arasında.sadece bir bayram da gelip sizi görmediği için suçluluk duyuyor.zıkkım içsin pezevenk diyor kargoya yolladığı her kartonda.

68 gün sonra akşamdan kalma bir günde gözaltına alınmış morluklarımla geleceğim.senden bir ekmek ve birkaç tane kahve alacağım.ve beni bir daha göremeyeceksin.çünkü seninle helalleşmeyeceğim.çünkü hiçbir zaman adam akıllı muhabbet etmedik seninle.aldığım ekmekler kadar sıradandı dükkanın.

üzülme be bakkal amca.temmuz ayında benim boşalttığım o daireye bir astsubay yerleşecek.çok daha fazla seveceksin onu.hatta arkadaş olacaksınız eylül ayında.mersinli ve esmer tenli bi asker.arada bir nişanlısı gelecek mersinden.prezervatif alacak senden büyük bir mahçubiyet ile.sen de mersinli,esmer tenli,nişanlı asker, dükkandan çıkar çıkmaz saçma sapan düşüncelere kapılacaksın.kocasından dayak yiyen kadını arayacaksın.kadın sana beni bir daha arama diyecek.o gece dükkanı erken kapatacaksın bakkal amca.bütün hırsını karının zayıf bacakları arasından alacaksın.sanki tek alacaklın oymuş gibi.karının düşündüğü tek şey ise küçük oğlanın son dershane taksidi olacak.

şimdi çıktım bakkaldan.....


03.04.2013  ns

14 Şubat 2013 Perşembe

platonik rüya


Yazık… Yemin ediyorum ki kocaman bir yazık etmişim kendime bunca yılı sensiz geçirmekle.Nasıl olmuş da ben doğru zamanlarda doğru yerlerde olamamışım.Yani kasada hesap öderken arkamdan geçen sen miymişsin?Nasıl? Nasıl olur da kokunu tanıyamamışım.Ya da senin de içinde olduğun otobüsü beklemekten sıkılıp da taksiye binecek kadar mı salak olabilmişim bunca yıl? Yazık…bir film mi izlemişim ben bunca zaman? İçinde senin olmadığın bol dialoglu filmler.Hiçbirinde gülmemişim hiçbirinde ağlayamamışım korkmamışım heyecanlanmamışım. Nasıl da vakit kaybetmişim seni beklerken.Ne kadar canım sıkılmıştır kim bilir…Kaç sigara içmişimdir ki bunca yıl ? Demek ki şu yersiz dertlenmeler,gereksiz efkarların hepsi senin eserinmiş.Demek ki suskun kalkan kadehler hep senin şerefineymiş.Bunca yıl hayatımdan çıkarttığım insanlar,olur da ansızın gelirsen ayakta kalma diyeymiş.Yazık…ben ne zaman bu kadar aptal oldum? Beni kimler aptallaştırdı? Yazık.

            Peki sen ne yaptın ben yokken? Neredeydin kimleydin.kimlere seni seviyorum dedin?kaçını sahiden sevdin? Şimdi onlar da bu şekilde düşünüyor mudur ki acaba?.Biliyorum. çok soru soruyorum ama beni affet.Şaşırıyorum sadece olana bitene.Aklım almıyor bu ince çelişkiyi.

            Ama bak yan yanayız şimdi. Şu sana bahsettiğim mesafeler yok oldu artık.Artık ben de seni okuyabiliyorum tıpkı kendimi okuyabildiğim gibi. Sarılabiliyorum kelimeler ile sana.Sevebiliyorum onlarla seni ya da onlarla özlüyorum ve onlarla anlatabiliyorum kendimi. Hatırlıyorum…
Büyük bir buluşma hatırlıyorum.Önce parmaklarımla tanıdım bedenini.Sorular sordum ona.Cevapları dinledim büyük bir sabırla.Sonra dudaklarım geldi buluşma yerine.Çok heyecanlılardı.Kurumuşlardı.Sıkı sıkıya kenetlenmişlerdi birbirlerine.İkisini ayırmak için bir şeyler söylemem gerekiyordu.”seni seviyorum” diyebildim sadece.Yine birleştiler.Sanki biraz ayrı kalsalar ebediyete kadar sürecekmiş ayrılıkları gibi.Titriyorlardı sıcak yaz gününe inat.İnsan sadece soğuktan titremez.Bunu da kollarımdan öğrendim o an.Çünkü kollarım da dahil olmuştu bu buluşmaya.Kaçırmak istememişler belli.Titrek bir sarmaşık gibi.Usul usul,yavaş yavaş sardılar seni.Hele gözlerim.En çok da gözlerimi hatırlıyorum.O an kayıtta olan binlerce kamera olsa hiçbiri kafama gömülü o bir çift kameranın kaydettiklerini kaydedemezdi.Bir buz pisti gibi donuk ama pürüzsüzdü her şey.Ve ben keyfini çıkartıyordum o anın.Koşuyordum.İçimde bir orman yangınından kaçan bir ordu hayvanın ayak sesleri vardı ve doktorlar buna “kalp” diyordu. Neşeli ritimlerdi bunlar ve hoşuma gitmişti bu sersemlik hali.Damarlarımdaki alkolün adı “kan” dı ve beynime ulaşan her damlası ellerimi titretiyordu.Kafamı kaldırdım ve sana baktım.oradaydın işte.Tam olarak karşımda duruyordun ve ben dalgalarla mücadele etmeyi bırakmış bir kumdan kale gibiydim deniz kıyısında.Tam karşındaydım.Eriyordumm.Akıyordum ve kimse çıkıp karşımda durmuyordu.İki kişiydik o an dünya üzerinde.sadece sen ve ben…

            Bir insan nasıl olur da yazmayı unutur? Yüzmeyi,bisiklete binmeyi,yürümeyi unutmaz da nasıl olur da yazmayı unutur bir insan.? Bil diye söylüyorum.Ben hafızamı hazine sanıp da gömdüm arka bahçeme.Bir gömü bulsam o kadar şaşırmazdım.Tesadüflere inanmazdım da halbuki.Nasıl oldu da inandım ben bunca şeye şu kısa zamanda?Nasıl okuyabildim seni ben bunca unutkanlık arasında.Yazmayı unutmuşum nicedir.Parmaklarım isyan ediyorlar şu an bana.Bu bir alkollü ruh ihbarıdır.Sakın direnme polislere.Ben nasıl olmuş da bunca zaman kelepçe vurmuşum kelimelere.Oysa sen karşımda koca bir kitap gibi.Kocaman bir bilinmezlik gibi,sen gibi duruyordun.Artık hatırlıyorum.

            Susamıştım.Denizin ortasında ölüyordum susuzluktan.Dudakların yetişti imdadıma.Güneş hiçbir yaz o kadar ısıtmadı bizi.Kucaklamadı hiç dünyayı o kadar içten.Bir yudumda içtim seni.Sen sadece karşımdaydın.Hatırlıyorum.Eğer bu bir şakaysa hiç gülmeyecek,bir rüya ise hiç uyanmayacaktım.Dünya susmuştu o an.Arabalar,insanlar,sokaktaki simitçi,dalgalar,martılar.Herkes bize kulak kesilmiş bir kelime daha edelim diye bekliyorlardı.Seni seviyorum diyebildim yine.Cevap vermedin.Utandın.Tenin utandı.Yanakların utandı.zaman anlamını yitirdi.O kadar saat ne zaman geçmişti? Güneş mesaisini bitirmiş yerini Ay’a bırakmıştı çoktan.


-ve ben uyandım bu tatlı rüyadan.
-işte o gündür uyuyamıyorum.


Ns.

13 Kasım 2012 Salı

Hoş-çakal

kim demiş tek başına rakı içilmez diye?
hangi densiz o aralığı güneşe boyayan?
çiçekler açmıyor artık haybeye
üzgünüm elimizde deniz de kalmadı
şimdi kim yüzecek bir kaşık suda?
sonra bahar gelecekti hani?
hani sen elbise giyecektin
hani sırf elbise için kilo verecektin
sonra ben sana gelecektim
sırf sana gelebilmek için firar edecektim
harbiden kim demiş tek başına rakı içilmez diye?
kocaman bir sahnedeydik
mezelerden biri repliğini unuttu
ben doğaçlama içtim
sek içtim
son ses içtim müziği
kafama çarpan notalardan habersizdim
ardından gri bir gece akşamı
yağmur yağdırdı tanrılar ikimiz için
sen ıslanma diye ben siper ettim
can verdim,kan döktüm,öldüm
sırf sen ıslanma diye,
o son baharda yaprak döktüm
kırılmıştı beyaza çalan rengim
artık ben,ben olamazdım
kendimi siyaha sattım bir çıkmaz sokakta
lekelendim.
ardından güneş çıktı tepemize
cehennem gibi kar yağıyordu şehre
ve biz sıcaktan!aşktan!telaştan!
yani hep bir ağızdan
soyunuyorduk
çıplaklığımız onların umurunda değildi asla
ve kafalarımızı yükseltiyorduk kaçak bir katla.
kedi masumluğu yaşıyorduk
adının yazılı olduğu çıkmaz sokaklarda
şimdi klasik bir müzik aç kendine
demi çok olsun
kaybol
yok ol
sağ ol
beni düşünmüşsün geçen
ÖL

uykuya dalıyorum tüpsüz
nefesimi tutabildiğim kadar yaşar bütün çocuklarım

hoşçakal

hoş-çakall

kim demiş lan tek başına rakı içilmez diye?


ns 14.11.12

9 Ekim 2012 Salı


grup sex senfoni orkestrası

bir pikap cızırtısı duyuldu doğumhaneden
ve ilk 45'liğini doğurdu annem
büyüdüm serpildim adam oldum derken
sildi süpürdü ortalığı hayat
ben yaşamaya hazır değilken
bir nefes daha almak isterdim
gri bir toz bulutu yabancı bir dilde.
sen beakma bana ben yükseldim çoktan
uçan balondum
patlatıldım
yoruldum
kare bir yatakta köşe kapıyor
ter damlacıkları alnımda nöbetçi
bizim sevişmelerimiz med-cezir
gel-git
sulu-zevksiz.
ezbere boşalmalar kumpanyası.
gerisi saf
gerisi kusursuz bir baş ağrısı
benim için onun göz kırpması
dünyanın dönüş hızı.
karnımdaki kelebekler
fare zehiri içtiler.
hadi bana söz ver!
bu gece bedenini ver.
ve çıkarken de
kapıyı çekiver.
üzgünüm bebeğim beynim yoruldu
daha bir adım atmamışken sana.
hadi geç oldu sen git.
ben biraz daha içip
biraz daha karalayacağım bişeyler.
makyajını gözyaşalrı ile silen kızlar tanıdım ben.
bir kaşık suda yüzme dersi
aslında en iyisi
git sen hadi.
ben biraz daha içip
dışarı çıkacağım.
kendimi dışarı çıkartacağım
kusacağım kendimi.
soğan doğrayıp ağlayacağım
koynunda...
belki gece koyun koyuna
yüzükoyun yatabilme ihtimalimiz için
acı'ndıracağım kendimi
zevk aldığın bütün sularına!
nasıl aptalsın aslında
hem sen
ne dünyalar sığdırdın bacakarana!
sen bakma bana
ben bakarım ikimizin yerine de kusura
aslında bir tek bununla övündüm
bir de sırf üst sınıf diye üstüne çıkmasına izin verdiğin o adamı
öldürdüm...
ama sen iyisi mi bunları duyma!görme!
çünkü bitmez bu bahanelerle dolu şahane hikaye
bak yaz da geçti üstünden
sen yandın sandın ama aslında hepsine kandın
kadındın!daha çocuk bile olamamıştın
bir beni sevemedin adam gibi
çünkü yoktu kulaklarının dibi.
ben uzaklaşıyorum.
bırak yüzüm biraz eskisin
sorana tualete gitti dersin
önce ilişkimizin
şimdi de tualetin içine sıçmaya gitti
geri dönmeyecek dersin
kendini tualet kağıdına mumyalayıp
üstüne sifon çekecek dersin.


şimdi yakabilirim sigaramı...

n.s 10.10.12

4 Eylül 2012 Salı

Dönüp "iyi geceler" diledim kaçtığım şehre.




birkaç satır gibi yüklemi belirsiz ve,
öznesi çoktan faili meçhul bir olay yeri.
parmak izi olmayan biri
nasıl görür dokunduğu teni?
ve şimdi bu sonsuz vagonlu treni
kaç istasyon daha durdurur?
kaçı iner?kaçı zaten çoktan atmıştır kendini?

birkaç cümle gibi sonu anlamsız ve
her zamanki gibi sabırsız titreyen bacaklarım
bir okyanusu arşınlarım ve
kulaçlarım-kucaklarım-avuçlarım
yine bildiğim gibi "mavi" yi....

birkaç kelime belki birkaç ses
birkaç uzak ihtimal var şimdi aramızda
ve aslında
ben hiç olmadım
hiç göremedim kendimi omzunda
çünkü tesadüfe inanmaz ailem asla
ama sen nasılsa
inandırırsın kendini bana...

iyi geceler şarkısını söyleyelim içimizden.
ve elimizi tutsun gece.
sen sevmezsin bunları bilirim ben
yine de düşünürüm firar etmeyi
içimdeki şehirden....

ns       7 ağustos 2012



1 Eylül 2012 Cumartesi

Serbest Çağrışım


sorgusuz sualsiz kapattığımız kapılar vardır hani.hani unutmak için sakladığımız ama yerini mıh gibi beynimize dövmelediğimiz anahtarları vardır.oysa ne garip icaddır anahtar.hem kilitler hem açar.iki tezatı da içinde barındırır.bir erkek bir kız çocuğu gibi.farklı,bağımsız...oysa ne büyük icaddır anahtar.hem çözümdür hem sorun.
kaç kapı çarptı ki yüzüne? hangisi daha çok acıttı? suratına çarptıkları sözler mi yoksa o sözleri suratından çıkartırken yüzüne çarptığın soğuk su mu?

ya da kaç defa döndün çıktığın yoldan geriye.kaç şehri bombalamak istedin-ya da kaçına bir bomba gibi düştün.gördüğün rüyayı düşünüp ağladın mı hiç?ya da yıllarca rüyalarını anlattığın insanın hayatını bir rüyaya dönüştürecek kişi olabileceğini farkedince ne yaptın?

insanoğlu koşmayı kaçmak için öğrendi.aslında hiç birinin bir yere yetişmeye ihtiyacı yoktu.sakindi yani insanoğlu.koşmak kaçmak için icad edildi.herşeyden kaçmak.hayattan ölümden senden benden.bir tek şeyden kaçamadı insanoğlu.-zaman.

oysa zamanı da kendisi buldu.zaman yoktu dünyada.tanrı bu dünyayı yaratırken kolunda saati yoktu."insan" kazdı kendi mezarını.zaman mezarı.zaman tüneli.zaman aşımı.bir tek ondan kaçamadı.çünkü zaman dediğimiz şey aslında insanın kendisiydi.zamanla büyüyor zamanla yaşlanıyor zamanla öğreniyorduk her şeyi.para pul hikaye.zamanın parası geçer bu dünyada...o dur baba.

öyle ki bir sonraki basamağa ne zaman çıkacağımız bile zamana göre belirlenir.6 yaşında aşık olduğun o kız 12 yaşında gittğin o berbat sinema filmi,ve aynı sinema filminde ilk öpücüğün.hepsi zaman babanın hediyesiydi.zamanı gelmişti çünkü.

bir husus var ki hayretler içinde bırakan beni o da her şeye zamanla alışmamız.daha zamana alışamamışken nasıl olur da zamanla elele tutuşup alışabiliyoruz bedenimizin reddettiği her şeye.
nasıl oluyor da daha az ağlıyoruz artık? ağlamamaya kim alıştırdı bizi?kim sürekli emziği tıkıyor ağzımıza.neyle kandırılıyoruz ki? neye inandırılıyoruz?

bir de aşk var tabi pardon.es geçmeden olmaz.dünyanın yasal tek uyuşturucusu.harmansız saf bir kafa.bir dozu bile uçuruyor adamı.mantıklı düşünemeyenlerin serbest çağrışım platformu.voltajı düşen IQ lar platformu.ne garip şey aşk.peki onu kim icad etti? ne garip şey şu aşk.hem zehir hem panzehir.toplumun kanayan yarası.kalp.

kalp demişken. kalp bir sevme organı değildir bence.peki öyleyse neden bunca "zaman"dır defter köşelerine ağaç gövdelerine,mürekkepler ile bedenlere kazınır o kalp.neden bütün kalbiyle sever insan? halbuki sevmek öyle değildir ki.sevme beyin işidir.beyinde başlar beyinde biter.beyinsiz gibi sevenleri hariç tutuyorum tabikide.lakin aşk kalp ile olmuyor dostlar.

son olarak biraz da kendimden bahsedeyim size.ben iyiyim şu günlerde.fazla sakin ve biraz monoton olabilir hayat ama idare ediyorum.bir kaç planım var kendimle ilgili onları halledeyim görüşürüz.

enes altuniş 1 eylül 2012

11 Ağustos 2012 Cumartesi

"özgeçmişten alıntı"



                                                    “Özgeçmişten Alıntı”

            Sanıyoruz ki her şey bir anda geçecek. Aslında bilmediğimiz bir şey var ki zaman dediğimiz kurgu, zaten geçmek üzerine kurulu bir çark gibi. Zamanın işi sadece geçmek. Ve zaman sevmez geriye bakmayı, ardında unuttuğu insanları hatırlamayı… Mesafeler de öyledir elbet. Ona düşen görev de arada kat ettiği onca yolu onca süreyi ve “zamanı” umursamadan çoğaltmaktır. Çünkü bilinir ki mesafe uzadıkça zaman da uzar ve zaman uzadıkça düşünecek daha fazla şey gelir insanın aklına. İşte uzun yolların kapalı kutu hapishanelerinde düşünecek onca zamanı bulmanın tek yolu da mesafedir. Mesafe ve zamanın bu anlamsız arkadaşlığının karşısında her zaman sabır ve aşk dimdik durabilmiştir. Aşk, sabrı dile getirir. Aşk sabra beklemeyi öğretir. Sabır da karşıdaki insana gösterilen aşktan nasibini alarak daha çok öğrenmiştir beklemeyi, direnmeyi. Bu yüzdendir ki “sabır”sız “aşk”lar her “zaman”  “mesafe” kurbanı olur… Yani her şey bir anda geçmeyecek…

            Bazen o kadar sığmıyorum ki kendime, tenime, bedenime, derim yırtılacak zannediyorum. Tenim esniyor, dayanamıyor bu kabına sağmaz et parçasına. Çocukluğumdan beri oluyor bu bana dönem dönem. Sonradan anlıyorum ki her bu sığamama eyleminden sonra büyüyorum ben. Okumayı öğrendiğim günden beri en iyi romanları yani insanları okumaya çalıştım. Ayraçları yoktu onların. Köşelerini kıvırıp sonra devam edemiyordum okumaya. Ya da sevdiğim bir insanın altını çizemiyordum sonradan okuyup da tekrardan aynı zevki tadabilmek için. Çünkü tıpkı benim gibi insanlar da şu dünyaya gösterdikleri tenlerini yüzlerini beğenmiyorlar, değişiyorlardı. Ve ben hep kaçırıyordum o insanları. Bitiremediğim kitaplar arasında kayboluyorlardı diğer insanların yanında. Sonradan fark ettim ki bütün                              
İnsan-kitapların başı aynı. Hepsi çocuk olmuş, hepsinin bir ilk aşkı, ilk gözyaşı, ilk heyecanı var. Ve ben insanların sayfalarını atlayarak okuyordum. Ama bir şey daha öğrendim ki dünya üzerindeki bütün insan-kitapların sonu aynı.”ölüm”…

            Ben bu okuma aşkı ile sürekli birilerini okuyup bitirirken aklıma takılan bir soru beynimde filizlenmeye, kök vermeye başladı. Bu kadar farklı kitap varsa dünya üzerinde acaba Enes isimli kitap nasıl? Çoğu kez aynaya bakıp kendi kitabımın kapağını inceledim. Ve emin oldum ki kendimi asla “çok okunanlar” rafına koymazdım. Ama bir türlü okuyamıyor, çözemiyordum kendimi. Bir kaç teşebbüs gerçekleşti, birkaç meraklı insan beni ellerine aldı çevirip arka kapağını okudular Enes kitabının. Kimisinin okuması yıllar sürdü, kimisinin ki ise sadece birkaç gün. Her seferinde daha ikinci bölüme geçmeden sıkılıp kütüphaneye geri konuldum. Ve bir gün öyle bir şey geldi ki başıma…

            Karşımdaydı. Aynıydık. Emindim. Sadece adı ve kapağı farklıydı. Ama bir şekilde aynı hikâyeyi paylaşıyorduk. Aynı durumlara aynı tepkileri, aynı tepkilere aynı hisleri canlandırıyorduk. Şaşkına dönmüştüm. Acaba dünya üzerindeki bu kadar kitabı yazan tanrı ismindeki yazar benim ikinci cildimi bir kadın olarak mı yaratmıştı? Bilemezdim. Okuyup görmem gerekiyordu.

            Her kitabın arkasında o kitabın içeriği hakkında bilgi verilir. Kitabı neden okumamız gerektiğini anlatan bir pazarlama yöntemiydi bu sadece. Kitaba hiçbir katkısı yoktu. Bunun biliyordum. Ve kızıyordum içten içe insanlara. Kolaya kaçmak olurdu bu olsa olsa. Ve ben bu bana çok benzeyen kitabın arkasını asla okumadım. Kapağını açtım ve gözlerimi satırlara kilitledim. Gözlerim bu gidiş gelişi bir oyun sanmış olacak ki hiç bıkmadan çocuklar gibi mutlu oluyorlardı ne zaman baksam o kitaba. İlk başta hiç konuşmadı benimle kitap. Hiç bakmadı yüzüme. Sonra sonra alıştık birbirimize. Elimden düşürmedim günlerce. Çok sürükleyiciydi. Çünkü elimde kendimi tutuyordum aslında. Okudukça fark ediyordum bunu.
Sesini ne zaman duysam kulaklarım büyür, hiçbir detayı kaçırmak istemezdi. Sanki elimde binlerce sayfalık bir ayna tutuyormuşum gibi. Gece gündüz okudum. Ama bir terslik vardı. Bu kitap benden başka kimsenin bilmediği ve benim de yüzyıllardır konuşmadığım bir dilde yazılmıştı sanki. Bu yüzden ilk sayfalarında çok zorlandım. Unutmuştum çünkü hatırlamıyordum o dili. Yıllarca herkesin kullandığı “Türkçeyi” kullanmıştım. Ama bu farklıydı. Özeldi. Çünkü sadece kitap ve benim aramda imzalanmış bir anlaşmanın ürünü gibiydi. Zaman geçtikçe o kadar sevdim ki bu dili. bana unuttuğum her duyguyu yeniden yaşatıyor, mutlu kılıyordu bedenimi. Öyle ki ne zaman gülse, gülüyor; ne zaman üzülse suratıma anlamsız bir ifadesizlik kamp kuruyordu. Çok sonra anladım aslında kendimi okuduğumu. Fakat düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmeyen kahrolası beynim yine çalışmaya başlamış ve bu geçici sarhoşluğu bitirmişti. Eğer karşımdaki kitap bana bu kadar benziyorsa ben neye benziyordum? Çünkü hala kendi sayfalarımın arasında kaybolamamış, içeriğimi bilemeyerek geçirmiştim 22 yılı. Sonra karşımda duran esmer tenli mavi kapaklı güzel kitaba sordum nedenini. Mesafe dedi sadece. Haklıydı. Çok iyi tanımıştı beni. Çünkü yıllarımı kaçmakla saklanmakla ve olmadığım karakterlere sığınarak geçirmiştim. Sürekli uzaktan izlemiştim insanları. Hani gözleri yakını göremeyen insanlar elinde tuttuğu her yazıyı, bir kol mesafesi kadar uzaklaştırır da gözlerini kısar ya? İşte benim kollarım şehirler boyu uzanabiliyordu. Ve uzaktan gözlerimi kısıp okumuştum her şeyi. Sanırdım ki hep, gözlerimi ne kadar kısarsam insanlar o kadar az görürler beni. Yanılmışım. Şimdi gözlerimi o kadar büyük açıyorum ki dünyaları bile sığdırabilirim o bir çift kara boşluğa. Çünkü onu okudukça kendimi buluyordum. Günler, geceler saatler geçti. Bedenim ne kadar yorgun düşse de aslında o’nda dinlenebiliyordum. Hiç bir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum ve bunun için bulduğum yöntem basitti. Hayatın merkezine ne koyarsan koy çevresindeki her şey onun etrafında dönmeye başlar. Evet, doğru bildin güneş sistemi gibi. Ben de onu güneş seçtim. Daha doğrusu güneş rolünü ona verdim. Verdim ki beni ısıtsın, aydınlatsın ve hatta yaksın. O olmadığı zaman o kadar üşüyeyim ki kıymetini bileyim. Ya da dünyadaki bütün ağaçlara can versin. Onları da mutlu etsin benimle birlikte. Bu kısa senaryomu çok sevmeme rağmen bir türlü uygulayamıyordum. Bir sıkıntı vardı. Bir pürüz. Aramızda garip bir şey vardı ve bizi gölgede bırakıyordu. Buna bilim adamları güneş tutulması derler ama aramızdaki tutulmanın sebebi ay değildi. Mesafe. Korkmuştum. Ürkmüştüm elim ayağıma dolaştı. Ve attım kitabı elimden. Okumayacağım dedim. İstemiyorum dedim. Yani vazgeçtim. Çok sonra anladım ki vazgeçmemişim. Ona beslediğim bütün duygular bir şekilde yerine ulaşıyordu. Bazen bazıları aksak da olsa biliyordum o kitap ben’di. bana da böyle oluyordu çünkü arada. Nasıl ki bir limon çekirdeği sana onlarca limon verebilir ve o limonun ekşi olacağını bile bile tatlı tatlı seversin onu, işte öyle. Ben de bu kitabı sonunun ne olacağını bile bile okudum. Okudum. Okudum.

Şimdilerde merak ettiğim tek bir düşünce var. Çok iyi anlaşıyordum kitabımla.

Uykusuz ama eğlenceli geçen geceler, ağızların kapı sözcüklerinde kilit olduğu sohbetlerde anahtar gibi lafları açan cümleler kuruyorduk birbirimize. Ama öngöremiyordum bu kitabın ne zaman biteceğini. Hem kitap bitse de önemli değildi. Açıp açıp okuyabileceğim, hatta devamını bile kendi sol elim ile yazabileceğim bir hikâyeydi bu. Ama anlayamıyorum. Okumayı söken bir çocuğun önüne gelen her şeyi büyük bir iştahla okuması gibi, ben daha onu sökememişken, haksızlık değil miydi onun beni okuyup bitirmesi? Ya da sadece blöf yapıyordu. O da kaçıyordu. Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ise o da onu çok sevdiğim. Okumaktan bıkmayacakmış gibi hissettiğim. Gözlerim görmese hissederek, kulaklarım duymasa da koklayarak okumaya devam edebileceğim bir insan-kitap.

Sanıyoruz ki her şey bir anda geçecek. Aslında yanılıyoruz…

Enes Altuniş (11.08.12)

18 Mayıs 2012 Cuma

gecenin/pause/tuşu


bir celb kağıdına sardım tütünü
ve senin ateşinle yaktım çiftlimi...
çift görene dek içtim,çektim
içime zehrini...
bir dost sevemez asla diğerini.
ve bitemez oyuncular ölmeden
bu salak pembe dizi...
bir şehirlerarası yol kadar koştum
boştum,folloştum çünkü sarhoştum

-sabah doğdu aniden-
-ay'dan gebe güneşten halice-


*bir namaz vakti tekelden çıkan iki cemaat gibiydik
uyku nedir bilmezdik
sevmezdik
iterdik
çarşafı kırışık yataklarda
sevişmeden terlerdik...

solak sokak kedileri büyüttüm
tırnaklarını törpüledim karakterimin.
bir karakter yarattım
bütün filmde kendimi arattım.
bulamadım.

hatta o kadar çok karıştı ki alkol,dili sürçtü
alkolün dili hep bozuktu.
bizdendi.
türktü
biraz sürtükrtü!
sonra neden bitti bu
romantik/bilim/korku filmi
bilemedim...
tek oyuncusu bendim
gerisi figüran yara izlerim.

-oğlankızısevdi-kız kör oldu-bakkala verdi-oğlan veremle savaştı-galip geldi-olan oğlanın olağan ruh haline oldu-.

zararsız bir tümör gibiydin.
ben senin orada olabilme ihtimalini asla bilemedim.
seni kızdırsaydım,
kaybederdim.
gündüz susmayı,gece içmeyi
öğrendim
işte o yüzden ben bu şiiri
senden çok sevdim...


n.s          18 mayıs 2012 saat uzakta bakamadım.

24 Nisan 2012 Salı

şuur-sus

içiyorum düzenli
düzenli uyuyorum
bir de düzenli girsem tualete
daha düzenli anacağım adını...
anacığım aradı dün
beni sordu..sağlığımı
yazık. kadına bazen üzülüyorum
sonra geçiyor ergenliğim gülüyorum
gülümsüyorumi yüzüne tükürmek istiyorum
şimdi sorsalar ya hani nerede diye
mercan pasajında deri eldiven yapıyor diyorum.
artık biraları içiyorum
artık bira içmiyorum
göbeğimdesin biliyorum
libidoma düşmansın seziyorum
sonra eziyorum karınca yuvalarını
çalışkan değilim biliyorum
bir orta anadolu şehrinde kendimi törpülüyorum...
hadi yüzüme kapat kendini
yüzüme kapat bütün sanal ortamları
twitter ol blog ol feysbuk ol
ne bok olursan ol
yeterki gerçek ol.
şimdi siliyorum seni
polis ele geçirdi hard diskimi
biliyorum hard core seviyorsun fakat
kurt cobain çoktan vefat etti.
sana şiirler yazıyorum düzenli
düzenli olarak şiirler yazıyorum sana
benim hiç günlüğüm olmadı zaten
bir günüm bir günlüğümü tutmadı
hadi bir şeyler söyle
bir şeyler söyle ki konuşmayı söksün dilin
sonrası çorap söküğü türkçe
hangimiz fişlenmedi ki ilkokulda
ali ata baktı öküz trene
şimdi biz minik türkiyede
hep sola baktık istemsiz.
ama öyle öğretmedi öğretmenler
önce sağa sonra sola sonra tekrar sağa
bok var sağda.!!!
hadi sen sağa dön ben sola
yüzyüze bakalım sonra
canlar cem olsun
cemler cam olsun
birileri hapis yatsın
türkiye kalkınsın.
o tahrik olsun
bu zengin olsun
ayşe reearkarne olsun
prenses olarak doğsun
buda gelir buda geçer
hindistan sağolsun.
"şarjım bitiyor"
hoşçakal
hoş çakal...

...n.s

22 Ocak 2012 Pazar

şiirbaz

sus.
yalvarırım bir cümle daha kurmazsan
kulaklarım sağır olacak
ağırlaşacak bedenim eğer
bir sır daha yüklersen semerime
kus.
yalvarırım bir şeyler daha saklarsan
bileklerimi keseceğim
öldüreceğim kendimi eğer
bir kadeh daha içmezsen...
buz.
evet üşüyor sokak kedileri
ve ana haber bültenlerinde
son dakika golü olarak geçiyor adın
tenim üşüyor.kendimi senden savunuyorum
tüylerim diken...
biliyor musun
sen ve ben
hiç çekilmemiş bir filmin
beş kuruş parasız iki aktörü
hiç kullanılmamış bir silahın silahşörü
hatta erken boşalan bir şarjörün,
asla açılmamış bir prezervatifin,
hatta iadeli taahhütlü bir mektubun
oral sex yapılmış bir puluyuz.
seni ben doğurdum
benim adım tanrı.
biraz öfke biraz acı biraz aşk
iki de buz koydum içine
buz gibisin bana.
benim adım meyhane.
içip içip sana pervane,
azıcık da meze koydum içine
kıçına atamadığım o tekme
hizmet ediyor şimdi karma felsefesine.
benim adım sokrates.
hayır hayır enes.
kimse almasın içine bu şiiri
alınmasın gücenmesin
saçmalıyorum.beğeniyorsunuz.
yapı meselesi....


23 ocak 2012 kıyamete aylar var...

28 Ekim 2011 Cuma

eylül



bir gece yarısı gel gizlice içeri
bacadan...
yanarak,kül olalım
eiryelim zeminde.
bırak müzik açık kalsın
sesimizi duymasın karıncalar.
içkilerimiz tanışşın önce,
bizim asıtımiz kaçsın

ellerim,saçlarının ormanında
karanlık fobisi krizi olur,

egolarmızın tavan arasında tanıyalım birbirimizi
garip bir endişe ile
reddederken tenim seni
renklerimiz karışşın
boyayalım gözlerimizi
kırmızıya ve
yeşile...

korktuğumuz ne var ise
senli benli olalım yine
sonra susalım aniden gözgöze...
her neyse

yol şeritleri sayıyorum uyumak için
koyun gibi
bir yol buluyorum sana dağru
kayboluyorum
yol oluyorum
şerit oluyorum
kesik kesik nefes alıyorum teninde
o kadar uzaksın ki sesime
çok üşüyorum geceleri

yakınlaşamıyoruz
bir şişeyi paylaşamıyoruz
terliklerin yok kapımda
yanıma gel...
yanıma gel...


sarhoşluk affedilir...
ns

23 Ekim 2011 Pazar

ns

içim içimi yiyiyor
susuyorsun cümlelerime
bağırıyorsun,depremler oluyor.
bağırıyorsun şehir susuyor.
herşeyimi aldın bir ben kaldım geriye
bana bakıyorsun insanlar ölüyor.
yanyanayız yalnızız birbirimize.
yabancıyız içimizdeki şehirlere
bir daha bakarsan gözlerime
inan keseceğim bileklerimi
bir daha ağlarsan
sel götürecek bizi.
seviyorsun.
seviyor gidiyorsun.
özlüyorum
ölüyor gibi uyuyorum
sarmaşıklar bürüyor gözümü
sabredemiyorum
yollar tersine akıyor
boşa kürek çekiyorum
saatlerim tersine akıyor
geçmişi içimde hissediyorum
ıssız bir ada düşün
herşeyini düşünen bir ada'm
devrim sloganları atıyor dudaklarım
çirkin bir sesszilik doğuyor kulaklarıma
bir yudum daha içiyorum
ısınıyorum
kılıç kuşanıyorum
kalkanlara sarılıyorum
bir şizofren sevgiliye şiirler yazıyorum
şehir sınırlarında
tekerleküstü rüyalar görüyorum
irkiliyorum
iğreniiyorum
sen bilmiyosun ama
ben senden ayrıldıkça
büyüyorum....


n.s

24 ekim 2010 06:11

22 Eylül 2011 Perşembe

kov-boy

western bir mahallede tanıştık biz.
sen,oraların sadık şerifi,
ben,mahallenin tek şerefsizi.
senin göğüsünde adalet bir yıldız,
benim sol omzumda derin faça:tanımsız...
dağa çıkanları yakalarken sen,
dağa kaldırıyordum insanları ben.
western bir gettoydu bizimki.
önümüz eminönü
arkamız taksim.
istanbulu kazımıştık kasıklarımıza
elimizde rakı kadehi
istanbul meze...
şimdi ise
derin bir sızı ile
sarhoşluğa davet ederken birbirimizi
"kinyas ve kayra" okuyorduk
sorgulamadan bozuk türkçemizi.
western bir tren garında lokomotif
dumanı tüten bir sessizlik
ve sen ve ben
ve başımızda akbabalar...
sen her köşe başında beni beklerken
ben kendimi satıyordum kelepir
yıl ikibinonbir
dağınık odam
penceremde rüzgar
toplanmamış bir oda
yorgunluktan bir cümle bile kuramazken
kitaplar yazmışız bilmeden.
bir sonabahr sabaha karşı.
yağmur sesi ıslatır yatağımı

western bir sitede tanıştık biz.
sen köşe başında tütün sarardın
ben kovboyların patlattığı kadınları satardım.
şarap içerdik şişesinden
doğuyu düşlerdirk şahin tepesinden
senin annen bir kankan kızı
benimkisi yatakta kuzey yıldızı.
yıllar geçti otopark oldu western mahallesi
sen red kid ile evlendin
büyüdün serpildin.
ben batıya doğru yürüdüm hiç durmadan
şikeli bir düelloda yenildim
ve uyandım bu amerikan rüyasından.

ns 22 eylül 11