19 Temmuz 2017 Çarşamba

gibi.

Hayata geldiğinden beri bu anı bekliyormuş gibi bakıyordun yüzüme. Göz kapaklarında bir çift tül perde, elinde altıncı parmağın gibi duran sigaran ile. Kimseye tek kelime bile etmediğini biliyorum. Dilimizi bilmiyormuş gibi takip ediyordun kelimelerimi. Konuşmadığımız ciddiyetsiz bir sohbetin, karşı ödemeli bir mektubun, asla düz yazamadığın çizgisiz kağıtları gibiydin. Merak etme! Sadece canı sıkılıyor bu aralar ellerimin.
Dudaklarımı durduramıyordum. Daha bir sonraki cümlemi bile bilmezken, gelecekten bahsediyordum zavallı kulaklarına. Bakire çınlamalar hissetti belki de hep güzel olduğunu düşündüğüm kulakların. Okuduğunu anlamayan bir ilkokul öğrencisi gibi titriyordu gözbebeklerin. Uzaklardan bir yağmur bulutu yerleşti bakışlarına. Gözlerine sis çöktü aniden. Görüş mesafem ise, dakikalardır elimde çevirdiğim bira şişesinden fazla değildi.

Seninle konuşmak, duvara yumruk atmak gibi…
Seninle konuşmak, nereye çıktığını bilmediğin bir tünel kazmak gibi…
Seninle konuşmak biraz da ayna karşısında prova yapmak gibi…

Asla kalkmıyordun yerinden. Mıh gibi sabitlediğin bakışların bir an bile kaymıyordu şirazesinden. Bir çift göz çukurunda imdat çağrısı gibi adını sayıklıyordum konuşma aralarında. Belki de adını hatırlatıyordum kendime. Kim bilir daha kaç tanesi geçiyordu oysaki beynimden. Kafam karışık bu aralar. Canı sıkılıyor kalbimin. Sadece seni düşündüğünü söylüyorum attığı yerden. Zavallı kalbim. Her saniye bir başkası için yakıyor numarasını ve sırası gelen oturuyor karşıma. Daha önce kimse iltifat etmemiş gibi bakıyordun dudaklarıma. Dudaklarım, sürekli ağzıma götürdüğüm şu içkiye rağmen hala kuru bir coğrafya. Aklım gidiyor arkada çalan şarkıya. İçimden onu da mırıldansam, hakikaten anlamsız bir monolog olacak şimdi. Yağmur yağsa diye dua ediyorum. Böylece aynı anda hem havadan hem de sudan konuşabilirdik. Belki de biraz lavabo aç ve biraz kaynar su sipariş etmeliyim garsona. Böylece düğümlenen boğazımda bir delik daha açabilirdim. Sen ise romanlar yazmak üzere gibi bakıyordun yüzüme, daha yeni öğrendiğin bir dil ile.

Seninle sevişmek, denizin ortasında aniden yüzmeyi unutmak gibi…
Seninle sevişmek, ellerini kullanmadan balık tutmak gibi…
Seninle sevişmek, kimseyi kastetmeyen cümleleri tutuklamak gibi…

Aşkını, sevgini, hak etmediğim tüm ilgini değil, bana biraz hak vermeni istiyorum. Cümlelerime katılıp bana doğru çıkacağın yolculukta, sadece son bir şans daha vermeni istiyorum. Biraz daha konuşma hakkı, biraz daha sessizlik istiyorum. Sen de anla beni. Bildiğim tek oyun sensin. Söyleyebildiğim tek tekerleme ve saklanabildiğim tek deliksin. Bana kendini açmalısın. Beni kendine katmalısın. Anlamalı, hak vermelisin. Herkesin içinde karanlık bir taraf vardır. Benimki de sensin. Ne zaman önümü görmesem sana çarpıyorum. Senin etrafında dönüyor bu dergâh ve yağ satıyor, bal satıyor, ustasını öldürüp onun yerine kendini satıyor sürekli. Denizin ortasında yangın çıkartamazsın yaksan da gemileri. Sen de anla biraz beni.

Sana alışmak, gün batımında yaşamak gibi…
Sana alışmak, bilmediğin bir ada sahilinde buluşmak gibi…
Sana alışmak, biraz da suça bulaşmak gibi…

Hayata geldiğinden beri, intihar etmek için bu anı beklemişsin gibi bakıyordun yüzüme. Az sonra hiçbir şey söylemeden gidersen ne yaparım diye düşündüm. Konuşacak bir şeyler daha bulabilmek için tüm gün neler yaptığımı düşündüm. Yaptığım tek şey oturup seni bu masada beklemek oldu. Sen yine gelmedin benimle buluşmaya. İçtiğim tek biranın da parasını ödeyip, yarın yine aynı saatte geleceğim.

Seni kaybetmek, yaz sıcağında otobanda ezilmek gibi…
Seni kaybetmek, yirmi yıl büyüttüğün dişini çektirmek gibi…
Seni kaybetmek, aklını yitirmek gibi…


ns
17.07.17

Fulya

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder