Hani meçhule giden bir gemi olsa o limanda, kürek çekmeye
razı gelecektim o gün. Gördüğüm rüyanın gişe rakamlarından mıdır bilinmez,
arkama bile bakmadan terk etmek istiyordum üzerinde dilimizin konuşulduğu bu
toprakları. Kimseye laf anlatamıyor, kimsenin lafını dinleyemiyordum. Üstelik
ofiste geçirdiğim can sıkıcı 8 saatin sarhoşluğu ile kız arkadaşımı da mutsuz
etmiştim. Gittiğimiz İtalyan restoranında yanlış gelen yemeğe de, aldığım her
nefeste küçülen ciğerlerime de, gittikçe kaşınan saçlarıma da, beynimi daha da
küçülten o şapkaya da lanet ediyordum. Çoraplarımı çıkartıp sessiz bir toprak
parçasına kök salmak istiyordum. Bir gün olsun paraya temas etmeden yaşamak
istiyordum.
Kısacası ne istediğimi ben de bilmiyordum…
Tesadüfe inandığım asla söylenemez ama eve dönüp sadece
susmayı istemediğimden, aradığım arkadaşımın kapımın önünde beni bekliyor
olması tesadüften başkasıyla açıklanamaz. Bilirsiniz. Yakın bir dost ile
yapılan 1 saatlik sohbetin ne kadar iyi gelebileceği aşikar. Hafiflemiş
hissediyordum.
Ezhel hapisten çıkmıştı. İstanbul biraz olsun serinlemişti
ve ben rüzgarı tenimde hissettiğim üstü açık bir otomobil ile boğazı
geçiyordum. Hiçbir terapist size bu deneyimi yaşatamaz. Yağlı saçlarımı da
Ezhel ile birlikte özgür bıraktım. Bir şeye ne kadar yukardan bakarsanız, onu
yenebileceğinize o kadar inançlı olursunuz.
Ben İstanbul’a 3 dakika 43 saniye boyunca 64 metre
yükseklikten baktım. Radyoda Ezhel çalıyordu.
Ns 20.06.2018 İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder