“Özgeçmişten Alıntı”
Sanıyoruz
ki her şey bir anda geçecek. Aslında bilmediğimiz bir şey var ki zaman
dediğimiz kurgu, zaten geçmek üzerine kurulu bir çark gibi. Zamanın işi sadece geçmek.
Ve zaman sevmez geriye bakmayı, ardında unuttuğu insanları hatırlamayı…
Mesafeler de öyledir elbet. Ona düşen görev de arada kat ettiği onca yolu onca
süreyi ve “zamanı” umursamadan çoğaltmaktır. Çünkü bilinir ki mesafe uzadıkça
zaman da uzar ve zaman uzadıkça düşünecek daha fazla şey gelir insanın aklına.
İşte uzun yolların kapalı kutu hapishanelerinde düşünecek onca zamanı bulmanın
tek yolu da mesafedir. Mesafe ve zamanın bu anlamsız arkadaşlığının karşısında
her zaman sabır ve aşk dimdik durabilmiştir. Aşk, sabrı dile getirir. Aşk sabra
beklemeyi öğretir. Sabır da karşıdaki insana gösterilen aşktan nasibini alarak
daha çok öğrenmiştir beklemeyi, direnmeyi. Bu yüzdendir ki “sabır”sız “aşk”lar
her “zaman” “mesafe” kurbanı olur… Yani
her şey bir anda geçmeyecek…
Bazen o
kadar sığmıyorum ki kendime, tenime, bedenime, derim yırtılacak zannediyorum.
Tenim esniyor, dayanamıyor bu kabına sağmaz et parçasına. Çocukluğumdan beri
oluyor bu bana dönem dönem. Sonradan anlıyorum ki her bu sığamama eyleminden
sonra büyüyorum ben. Okumayı öğrendiğim günden beri en iyi romanları yani
insanları okumaya çalıştım. Ayraçları yoktu onların. Köşelerini kıvırıp sonra
devam edemiyordum okumaya. Ya da sevdiğim bir insanın altını çizemiyordum
sonradan okuyup da tekrardan aynı zevki tadabilmek için. Çünkü tıpkı benim gibi
insanlar da şu dünyaya gösterdikleri tenlerini yüzlerini beğenmiyorlar,
değişiyorlardı. Ve ben hep kaçırıyordum o insanları. Bitiremediğim kitaplar
arasında kayboluyorlardı diğer insanların yanında. Sonradan fark ettim ki bütün
İnsan-kitapların başı aynı. Hepsi çocuk olmuş, hepsinin bir
ilk aşkı, ilk gözyaşı, ilk heyecanı var. Ve ben insanların sayfalarını
atlayarak okuyordum. Ama bir şey daha öğrendim ki dünya üzerindeki bütün
insan-kitapların sonu aynı.”ölüm”…
Ben bu
okuma aşkı ile sürekli birilerini okuyup bitirirken aklıma takılan bir soru
beynimde filizlenmeye, kök vermeye başladı. Bu kadar farklı kitap varsa dünya
üzerinde acaba Enes isimli kitap nasıl? Çoğu kez aynaya bakıp kendi kitabımın kapağını
inceledim. Ve emin oldum ki kendimi asla “çok okunanlar” rafına koymazdım. Ama
bir türlü okuyamıyor, çözemiyordum kendimi. Bir kaç teşebbüs gerçekleşti,
birkaç meraklı insan beni ellerine aldı çevirip arka kapağını okudular Enes kitabının.
Kimisinin okuması yıllar sürdü, kimisinin ki ise sadece birkaç gün. Her
seferinde daha ikinci bölüme geçmeden sıkılıp kütüphaneye geri konuldum. Ve bir
gün öyle bir şey geldi ki başıma…
Karşımdaydı.
Aynıydık. Emindim. Sadece adı ve kapağı farklıydı. Ama bir şekilde aynı hikâyeyi
paylaşıyorduk. Aynı durumlara aynı tepkileri, aynı tepkilere aynı hisleri canlandırıyorduk.
Şaşkına dönmüştüm. Acaba dünya üzerindeki bu kadar kitabı yazan tanrı ismindeki
yazar benim ikinci cildimi bir kadın olarak mı yaratmıştı? Bilemezdim. Okuyup
görmem gerekiyordu.
Her kitabın
arkasında o kitabın içeriği hakkında bilgi verilir. Kitabı neden okumamız
gerektiğini anlatan bir pazarlama yöntemiydi bu sadece. Kitaba hiçbir katkısı yoktu.
Bunun biliyordum. Ve kızıyordum içten içe insanlara. Kolaya kaçmak olurdu bu
olsa olsa. Ve ben bu bana çok benzeyen kitabın arkasını asla okumadım. Kapağını
açtım ve gözlerimi satırlara kilitledim. Gözlerim bu gidiş gelişi bir oyun
sanmış olacak ki hiç bıkmadan çocuklar gibi mutlu oluyorlardı ne zaman baksam o
kitaba. İlk başta hiç konuşmadı benimle kitap. Hiç bakmadı yüzüme. Sonra sonra
alıştık birbirimize. Elimden düşürmedim günlerce. Çok sürükleyiciydi. Çünkü
elimde kendimi tutuyordum aslında. Okudukça fark ediyordum bunu.
Sesini ne zaman duysam kulaklarım büyür, hiçbir detayı
kaçırmak istemezdi. Sanki elimde binlerce sayfalık bir ayna tutuyormuşum gibi.
Gece gündüz okudum. Ama bir terslik vardı. Bu kitap benden başka kimsenin
bilmediği ve benim de yüzyıllardır konuşmadığım bir dilde yazılmıştı sanki. Bu
yüzden ilk sayfalarında çok zorlandım. Unutmuştum çünkü hatırlamıyordum o dili.
Yıllarca herkesin kullandığı “Türkçeyi” kullanmıştım. Ama bu farklıydı. Özeldi.
Çünkü sadece kitap ve benim aramda imzalanmış bir anlaşmanın ürünü gibiydi.
Zaman geçtikçe o kadar sevdim ki bu dili. bana unuttuğum her duyguyu yeniden yaşatıyor,
mutlu kılıyordu bedenimi. Öyle ki ne zaman gülse, gülüyor; ne zaman üzülse
suratıma anlamsız bir ifadesizlik kamp kuruyordu. Çok sonra anladım aslında
kendimi okuduğumu. Fakat düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmeyen kahrolası beynim
yine çalışmaya başlamış ve bu geçici sarhoşluğu bitirmişti. Eğer karşımdaki
kitap bana bu kadar benziyorsa ben neye benziyordum? Çünkü hala kendi
sayfalarımın arasında kaybolamamış, içeriğimi bilemeyerek geçirmiştim 22 yılı.
Sonra karşımda duran esmer tenli mavi kapaklı güzel kitaba sordum nedenini. Mesafe dedi sadece. Haklıydı. Çok iyi tanımıştı
beni. Çünkü yıllarımı kaçmakla saklanmakla ve olmadığım karakterlere sığınarak geçirmiştim.
Sürekli uzaktan izlemiştim insanları. Hani gözleri yakını göremeyen insanlar
elinde tuttuğu her yazıyı, bir kol mesafesi kadar uzaklaştırır da gözlerini
kısar ya? İşte benim kollarım şehirler boyu uzanabiliyordu. Ve uzaktan
gözlerimi kısıp okumuştum her şeyi. Sanırdım ki hep, gözlerimi ne kadar
kısarsam insanlar o kadar az görürler beni. Yanılmışım. Şimdi gözlerimi o kadar
büyük açıyorum ki dünyaları bile sığdırabilirim o bir çift kara boşluğa. Çünkü
onu okudukça kendimi buluyordum. Günler, geceler saatler geçti. Bedenim ne
kadar yorgun düşse de aslında o’nda dinlenebiliyordum. Hiç bir ayrıntıyı
kaçırmak istemiyordum ve bunun için bulduğum yöntem basitti. Hayatın merkezine
ne koyarsan koy çevresindeki her şey onun etrafında dönmeye başlar. Evet, doğru
bildin güneş sistemi gibi. Ben de onu güneş seçtim. Daha doğrusu güneş rolünü
ona verdim. Verdim ki beni ısıtsın, aydınlatsın ve hatta yaksın. O olmadığı
zaman o kadar üşüyeyim ki kıymetini bileyim. Ya da dünyadaki bütün ağaçlara can
versin. Onları da mutlu etsin benimle birlikte. Bu kısa senaryomu çok sevmeme
rağmen bir türlü uygulayamıyordum. Bir sıkıntı vardı. Bir pürüz. Aramızda garip
bir şey vardı ve bizi gölgede bırakıyordu. Buna bilim adamları güneş tutulması
derler ama aramızdaki tutulmanın sebebi ay değildi. Mesafe. Korkmuştum. Ürkmüştüm elim ayağıma dolaştı. Ve attım
kitabı elimden. Okumayacağım dedim. İstemiyorum dedim. Yani vazgeçtim. Çok
sonra anladım ki vazgeçmemişim. Ona beslediğim bütün duygular bir şekilde
yerine ulaşıyordu. Bazen bazıları aksak da olsa biliyordum o kitap ben’di. bana
da böyle oluyordu çünkü arada. Nasıl ki bir limon çekirdeği sana onlarca limon verebilir
ve o limonun ekşi olacağını bile bile tatlı tatlı seversin onu, işte öyle. Ben
de bu kitabı sonunun ne olacağını bile bile okudum. Okudum. Okudum.
Şimdilerde merak ettiğim tek bir düşünce var. Çok iyi anlaşıyordum kitabımla.
Uykusuz ama eğlenceli geçen geceler, ağızların kapı sözcüklerinde kilit olduğu sohbetlerde anahtar gibi lafları açan cümleler kuruyorduk birbirimize. Ama öngöremiyordum bu kitabın ne zaman biteceğini. Hem kitap bitse de önemli değildi. Açıp açıp okuyabileceğim, hatta devamını bile kendi sol elim ile yazabileceğim bir hikâyeydi bu. Ama anlayamıyorum. Okumayı söken bir çocuğun önüne gelen her şeyi büyük bir iştahla okuması gibi, ben daha onu sökememişken, haksızlık değil miydi onun beni okuyup bitirmesi? Ya da sadece blöf yapıyordu. O da kaçıyordu. Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ise o da onu çok sevdiğim. Okumaktan bıkmayacakmış gibi hissettiğim. Gözlerim görmese hissederek, kulaklarım duymasa da koklayarak okumaya devam edebileceğim bir insan-kitap.
Sanıyoruz ki her şey bir anda geçecek. Aslında yanılıyoruz…
Enes Altuniş (11.08.12)
Uykusuz ama eğlenceli geçen geceler, ağızların kapı sözcüklerinde kilit olduğu sohbetlerde anahtar gibi lafları açan cümleler kuruyorduk birbirimize. Ama öngöremiyordum bu kitabın ne zaman biteceğini. Hem kitap bitse de önemli değildi. Açıp açıp okuyabileceğim, hatta devamını bile kendi sol elim ile yazabileceğim bir hikâyeydi bu. Ama anlayamıyorum. Okumayı söken bir çocuğun önüne gelen her şeyi büyük bir iştahla okuması gibi, ben daha onu sökememişken, haksızlık değil miydi onun beni okuyup bitirmesi? Ya da sadece blöf yapıyordu. O da kaçıyordu. Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ise o da onu çok sevdiğim. Okumaktan bıkmayacakmış gibi hissettiğim. Gözlerim görmese hissederek, kulaklarım duymasa da koklayarak okumaya devam edebileceğim bir insan-kitap.
Sanıyoruz ki her şey bir anda geçecek. Aslında yanılıyoruz…
Enes Altuniş (11.08.12)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder